Türkçü Turancı Turania.Net & Com Turan Ulusları Turan Forumu - Turanian Nations' Turan Forum
  #1 (permalink)  
Alt 14. November 2009, 17:33
Tibaren
Guest
 
İletiler: n/a
Post Tarihte Kurulan 16 Türk Devleti

Büyük Hun İmparatorluğu

Kuruluş Tarihi - M.Ö. 220
Yıkılış Tarihi - M.Ö. 58
Kurucusu - Teoman
Başkenti - Ötüken
Dili - Hun Türkçesi
Devlet Başkanı - Tanhu



Orta Asya Türk göçleri sırasında göçe katılmayıp Orta Asya’da kalarak Orta Asya’nın doğusunda, Orhun ve Selenga ırmakları çevresinde toplanan ve Hun adı verilen bu Türkler, Çin’in kuzeyine doğru yayılmışlardı. Çinlilerin Hiung-Nu (fiiyung-Nu) dedikleri Hunlar tarafından Orta Asya’da ilk Türk hâkimiyeti gerçekleştirilmiştir. İnsan, halk anlamına gelen Hun adını taşıyan bu Türklerin, Orta Asya’da Büyük Hun, Orta Avrupa’da Avrupa Hunları, Kuzey Hindistan’da da Ak Hunlar adıyla üç ayrı yer ve zamanda siyasi devletler meydana getirdikleri görülmektedir.

Tarihte bilinen ilk büyük Türk devleti Büyük Hun İmparatorluğu'dur. MÖ 7. yüzyılda yapılan Türk göçlerine katılmayan Türk topluluklarınca kurulan Büyük Hun İmparatorluğu, ilk dönemlerde Orhun ve Selenga ırmakları ile Ötüken ve Ordos bölgesinde yaşamışlardır. Büyük Hun İmparatorluğu hakkında ilk bilgiler, MÖ 318 yılına ait Çin ile yapılan ve Çince yazılmış bir antlaşma metnidir. Nitekim Hun Türklerinin akınlarından korunabilmek amacıyla Çin Seddi’nin 3. yüzyılın sonlarında tamamlandığı bilinmektedir. Bu antlaşma ayrıca, Orta Asya tarihinde bilinen ilk yazılı antlaşmadır. İmparator Shih-Huang-ti (MÖ 247-210) Hun akınlarını durdurmak amacıyla, kuzey sınırında inşa edilmiş olan kale ve kuleleri bir duvarla birleştirerek ünlü Çin Seddi’ni meydana getirmiştir (MÖ 214).


1) Teoman Dönemi (MÖ 220-209)

Hunların bilinen ilk hükümdarı olan Teoman’dan, Çin kaynakları Tuman olarak bahseder. Şanyü veya Tanhu unvanları ile de anılan Teoman, birbirinden ayrı yaşayan Türk boylarını birleştirerek tarihte ilk Türk birliğini sağlamıştır. 11 yıl hükümdarlık yapan Teoman Şanyü dönemindeki Türklerin askerî üstünlüklerinde, süvarilerin önemli bir yeri vardır. Çin’e karşı yapılan akınlarda önemli topraklar kazanan Türk süvarileri, Çinlileri zor durumda bırakmakla kalmamış, onları ünlü Çin Seddi bile durduramamıştır.

Teoman’ın en büyük oğlu ve veliahdı Mete idi. Fakat Teoman’ın başka bir eşinden bir oğlu daha vardı. Mete’nin üvey annesi onun yerine tahta kendi oğlunun geçmesini istediğinden Teoman’ı oğlu Mete’ye karşı kışkırtmıştı. Teoman, Yüeçilerin kuvvetli olduğu bu dönemde karısının da etkisinde kalarak Mete’yi Yüeçilere rehin olarak verdi. Ardından da Yüeçilere savaş açtı.

O tarihlerde Hunların en güçlü komşuları Tung-hular (Moğol-Tunguz kabilelerinin oluşturduğu birlik) ile Yüeçilerdi. Mete’nin Yüeçilerin elinde ne kadar süre rehin kaldığına dair bir bilgi yoktur. Bir fırsatını bulunca Mete, Yüeçilerin elinden kurtulmayı başardı. Geri dönmesine sevinen ve takdir eden babası, onun emrine 10.000 kişilik atlı bir kuvvet verdi. Mete çok disiplinli bir şekilde ordusunu yetiştirdi. Babasını, üvey annesini ve kardeşini kendisine bağlı askerleriyle öldürüp, Hun tahtını ele geçirdi. Başka bir rivayete göre ise Mete, bir av sırasında babasını öldürerek Hun tahtına geçmiştir.


2) Mete Dönemi (MÖ 209-174)

MÖ 209 yılında Mete, Şanyü unvanıyla Hun tahtına çıktı. Çin kaynaklarında Mao-tun olarak geçen bu hükümdara Türk tarihçileri Mete demiştir. Dünyanın en disiplinli ordusunu kuran Mete, ülke içindeki karışıklıkları önledi. Bu tarihlerde komşuları güneyde Çin İmparatorluğu, güneybatıda Yüeçiler, doğuda ise Tung-hular'dı .

Mete Han, ilk askerî zaferini kendisinden sürekli toprak isteyen Moğol kökenli Tung-hular üzerine yaptı. Onları ağır bir yenilgiye uğratarak topraklarını ele geçirdi. İkinci seferi için Mete, yönünü batıya, İpek Yolu’na hâkim olan Yüeçiler üzerine çevirdi. Onları da yenen Mete, İpek Yolu’nu kontrolü altına aldı (MÖ 203).


Hun-Çin İlişkileri

Mete, Yüeçilerden sonra Çin’e seferlere başladı. Bu sırada Çin’e Han sülalesi hâkimdi. Çinliler, Teoman zamanında, Çin’in kuzeyindeki otlakları Hunlardan almışlardı. Bu toprakları tekrar almak isteyen Mete, Çin’e karşı ilk seferine çıktı. Yapılan bu ilk seferin sonunda Çin sınırındaki Hun otlakları geri alındı (MÖ 201).

MÖ 197’de Çin imparatoru Kao-Ti bunun üzerine ordusuyla Mete’nin üzerine yürüdü. Ordusunu savaşa hazırlayan Mete bu arada bazı Çin beylerini de kendi yanına çekmeyi başardı. Öncü Hun birlikleriyle mücadele etmekten yorulan Kao-Tinin 320 bin kişilik ordusunu Mete, pusuya düşürmeyi başardı ve onları yendi. Kaçan imparator Kao-Ti, Pai-teng yaylasındaki bir kaleye sığınmak zorunda kaldı. İmparatoru takip eden Mete onu kalede kuşattı. Daha sonra barış ve dostluk antlaşması imzalandı (MÖ 197). Bu antlaşmaya göre Çin, Sarı Irmak’ın güney taraflarını Hunlara terk etti. Ayrıca Çin; yiyecek ve ipek vermeyi, yıllık vergi ödemeyi de kabul etti. Bu antlaşma Doğu Asya tarihinde iki büyük devlet arasında imzalanmış ilk uluslararası antlaşmadır.

Mete Han, bütün Çin ülkesini egemenliği altına alabilecek güce sahip olduğu halde, bunu yapmadı. Mete’nin böyle davranmasında Çin topraklarının geniş bir alana yayılmış olması ile Çin nüfusunun çok oluşu etkili olmuştur. Mete, Çin’in fethiyle buralara yerleşecek olan Türklerin Çin kültüründen etkilenerek benliklerini yitirip yok olacaklarını düşünüyordu. Bu nedenle sadece Çin’i baskı altında tutup, vergiye bağlamakla yetindi.

Büyük Hun Hükümdarı Mete, MÖ 174 yılında öldüğünde devletin sınırları; doğuda Kore’ye, batıda Aral Gölü’ne, kuzeyde Sibirya’ya, güneyde ise Çin Seddi ve Tibet yaylası ile Karakurum dağlarına kadar uzanıyordu. Büyük Hun İmparatorluğu’nun askerî ve idari teşkilatı, ekonomik ve sosyal yapısı, hukuk ve sanatı kendisinden sonraki Türk devletlerince de örnek alınmıştır.


3) Ki-ok Dönemi (MÖ 174-160)

Mete Han’ın ölümünden sonra yerine oğlu Ki-ok geçti. Ki-ok, babasının ölümüyle ayaklanan Yüeçilerin üzerine yürüdü ve onları batıya sürdü. Hunlar karşısında tutunamayan Yüeçiler batıya göç ederek MS I.yüzyılda bugünkü Afganistan, Pakistan ve Kuzeybatı Hindistan’da Kuşhan Devleti’ni kurdular.

Ki-ok, MÖ 166 yılında Çin’e sefer düzenleyerek başkentteki imparatorluk sarayını yaktı. Bu seferden sonra Çin ile olan ekonomik ve siyasi ilişkileri geliştirmek için, babası gibi Çinli bir prensesle evlendi. Siyasi amaçla yapılan bu tür evlilikler, genellikle Türk devletleri için istenmeyen sonuçlar doğurmuştur. Kalabalık bir heyetle gelen Çinli prenseslerin ekibinde casuslar da yer aldığından, bu casuslar Türk boyları ve Türk beylerini birbirine düşürmekten geri durmuyorlardı.


4) Kün-Çin (Cün-Çin) Dönemi (MÖ 160-126)

Ki-ok’tan sonra Hun tahtına oğlu Kün-Çin geçti. Çin bu dönemde ekonomik açıdan çok güçlenmişti. Çin’in en büyük amacı Büyük Hun İmparatorluğu’nu ortadan kaldırarak İpek Yolu’na tek başına hâkim olabilmekti. Bunun için çok sinsi bir politika izleyen Çin, Çinli prenseslerin ekibinde yer alan casuslar sayesinde Hun beyleri ile Büyük Hun İmparatorluğu bağlı diğer Türk boyları arasına nifak sokarak iç karışıklıkların ve isyanların çıkmasına ortam hazırladı. Ayrıca Türk ülkesine ticaret yoluyla ipek ve lüks eşyalar sokarak halkı rahata ve lükse alıştırdı. Zamanla ülke içinde huzursuzluklar ve kargaşalıklar çıktı. Bazı Hun beylerinin de Çin İmparatoruna sığınması Hun-Çin savaşlarının çıkmasına zemin hazırladı.

Kün-Çin döneminde uzun süren Çin savaşları, Büyük Hun İmparatorluğu’nu temelden sarsarak yıkıma doğru giden bir sürece soktu. Kün-Çin’in ölümü sonrasında bu süreç hızlanarak, isyanlar ve taht kavgalarının başlamasına neden olmuştur.


Büyük Hun İmparatorluğu’nun Parçalanışı ve Yıkılışı

Büyük Hun İmparatorluğu’nun Çinliler karşısındaki üstünlüğünün sona ermesi, Çinlilerin ödedikleri vergiyi ve ipeği kesmesine neden oldu. Bu durum Büyük Hun İmparatorluğu'nu ekonomik açıdan zor durumda bıraktı. Hunların tekrar güç toplayıp Çin’e karşı başlattıkları başarılı savaşlar sonucu kazanılan zaferler de kalıcı olamadı. Bu olumsuz gelişmeleri değerlendirmek isteyen Çinliler, Hunlara karşı akınlarını artırdılar. Bu akınların sonucunda İpek Yolu’nun hâkimiyeti MÖ 60’da Çinlilere geçmiştir. Bu durum karşısında Hun hakanı Ho-Han-Yeh (MÖ 58-31), Çin himayesine girmekten başka çare olmadığını düşündü. Bu düşünceye kardeşi Çiçi karşı çıktı. Bu düşünceyi utanç verici bulan Çiçi, Ho-Han-Yeh’in hükümdarlığını tanımadı ve devletin siyasî birliği parçalandı, Doğu Hunları ve Batı Hunları olarak ikiye bölündü (MÖ 58).

Batı Hunlarının başına geçen Çiçi, Çu ve Talas ırmakları arasındaki bölgeye yerleşerek ülkesini kurdu. Çiçi bu bölgede çevresi surlarla çevrili bir başkent inşa etti ve Çinlilerle mücadeleye başladı. MÖ 36 yılında Çiçi’nin başkentini kuşatan Çinliler, Çiçi’ye teslim ol çağrısı yaptılarsa da Çiçi kahramanca savaşarak ölmeyi tercih etti. Çin hâkimiyetine giren Doğu Hunları ise, hükümdarları Ho-Han-Yeh’in ölümü ile Çinlilere karşı tekrar mücadeleye giriştiler. Hükümdarları Yu-Tanhu (MÖ 18-46) zamanında tekrar bağımsızlıklarına kavuşarak, kuzeye doğru topraklarını genişletmişlerse de Yu-Tanhu’nun ölümü ile iç karışıklıklar tekrar başladı. Bu olumsuzlukların yanında birde Yu-Tanhu’nun oğulları arasında başlayan taht kavgaları, devletin tekrar Kuzey ve Güney Hunları diye ikiye ayrılmasına neden olmuştur (48).

Kuzey Hunları Çungarya’dan Orhun’a kadar olan bölgeyi, Güney Hunları ise Çin Seddi’nin kuzeyindeki topraklara sahip oldular. Kuzey ve Güney Hunları arasındaki en önemli fark, Güney Hunlarının Çin’e tabi olmasına karşılık, Kuzey Hunlarının bağımsızlıklarını korumak için mücadele etmeleridir. Çin ordularının ve doğudan da Siyenpiler’in saldırıları Kuzey Hunlarını iyice zayıflattı ve 156 yılında Siyenpiler tarafından yıkıldılar.


Hunlarda Devlet Yönetimi

Mete'nin oluşturduğu kavimler federasyonu, ilk göçebe Türk İmparatorluğu olarak Asya topraklarında kurulmuştur. Devlet, soyluluk derecesine göre hiyerarşi içine girmiş boy ve budun topluluğuna dayanırdı. İmparatora Büyük Tanhu adı verilir ve Tanhu'ya bağlı bir hassa birliği bulunur, bu birlik aracılığıyla tüm ülke yönetilirdi. Tanhu ve ailesi ülkenin en iyi sürülerine sahip olup, bu sürüler gene ülkenin en iyi otlaklarında beslenirdi. Tanhu'nun karargâhında bir merkez bürokrasisi gelişmişti ve saray bürokrasisinde okumuş Çinliler kullanılmıştı. Askeri yönetimde, Çin'e karşı savaşırken bile Çin'i bilen Çinliler danışman olarak çalıştırılmıştı. Hun İmparatorluğu, Türkler arasında ilk kez devlet niteliği gösteren bir birlik oluşturmuştu.

Bozkırda, pek uzak köşelere dağılmış boyların yönetimi için boylar sol ve sağ olarak bölünürlerdi. Askeri örgütlenmede de sol ve sağ ayırımı uygulanır, sol genellikle sağa üstün tutulurdu; çünkü güneşi yücelten Türklerde yüz güneye çevrilince sol güneşin doğduğu yerdir. Hunlarda bu durum sol bilge elig ve sağ bilge elig olarak adlandırılırdı.

Bunlar sol ve sağ kanat krallarıydı. Sol bilge elig Büyük Tanhu soyundandı ve veliahttı. Aynı zamanda sol ve sağ orduların komutanı da sayılan bu iki elig sağ ve sol boyların yönetimi ile ilgiliydi. Bunlar genellikle Tanhu'nun kardeş ve oğullarıydı. Çoğu düşman olan zorla bağımlı kılınmış bulunan boy ve budunları yönetebilmek için sağ ve sol eliglerin küçük oranda da olsa doğrudan kendilerine bağlı bir askeri güce ve büyük sürülerini otlatacak insanlara gereksinmeleri vardı. Bunu, onlara ayrılmış boy ya da budun yerine getirirdi. Göçebe sistemde toprak değil, boy ve budun paylaşılır, toprak ikinci planda kalırdı. Yerleşik feodal sistemde ise paylaşılan topraktı. Eligler bu çekirdek ordu ve boya dayanarak öteki özerk boyları yönetirlerdi. Onların hemen altında sağ ve sol doğru kralları vardı ki, Hunlar bunlara dört köşe adını verirlerdi. Daha alt köşede de altı köşe adını alırlardı.

Hunlar'da Tanhu'nun boyundan başka ayrıcalıklı ve soylu sayılan dört boy daha bulunurdu. Çin kaynaklarına göre bu boyların ikisi sağda-batıda, ikisi de solda-doğudaydı. Bu soylu boyların, Doğu'ya ve Batı'ya doğru göç etmeleri, onların da beylerinin önderliğinde bağımlı boyların yönetimine katıldıklarını gösterir. Bu soylu boylardan hepsinin Tanhu soyuna akraba oldukları belirtilir.

Ordu yalnızca soylu boyların ve köle olmayan özerk boyların sağlayacağı askerlere dayanmazdı. Savaşta yenilen ve köleleştirilen boylar da aynı biçimde asker sağlamakla yükümlüydü. Bu nedenle Mete Han bozkırda yüzyıllar boyu kullanılacak ve Cengiz Han zamanında geliştirilecek olan onlu düzenleme sistemini geliştirmişti. Ordu, her birinin başlarında şefleri bulunan 10,100,1000 kişilik bölümlere ayrılmıştı. Onbaşı, yüzbaşı, binbaşı, tümenbaşı deyimleri bu düzenlemeden ileri gelmekteydi. Bu birlikler boylar çerçevesinde gerçekleştirilirdi. Büyük aile 10, boy 100, budun ise 1000 asker sağlamakla yükümlüydü. Bazen bu rakamlar boyların ve budunların durumlarına göre değişmeler gösterebiliyordu. Bu türlü birimler Tanhu'nun, ili 24 changa ayırmasıyla bütünleşebilirdi. Tepede sol ve sağ eligler ve her iki kanatta da onbirer askeri şef vardı. Toplam sayıları iki elig ile birlikte 24'tü. Bu 24 şef içinde kağan soyundan gelen prensler ile büyük askeri şeflerin karmaşık bir hiyerarşisi bulunmaktaydı. Şefler derecelerine göre az çok kalabalık bir askeri birliğin komutanı olurlardı.

Diğer yandan, askeri sistem mülki yönetimin de temelini oluşturmaktaydı. Bu sistem akrabalığa dayalı sistemi yıkarak merkeziyetçi bir yönetim getirmişti. Hun devletinde boylar merkeziyetçi bir yapıda yaşamışlardı. Askeri şef, genellikle komuta ettiği askerlerin beyi idi. Bazen, kavim kökünden kopmuş askeri şefler kullanılmışsa da, yöresel beyler yönetimindeki boy örgütlenmesi ve boy dayanışması eskisi gibi olurdu. Barış zamanında bir boyun askerleri geleneksel beyinin yanında çobanlık yapardı. Hem beylerine, hem de beylerinin aracılığıyla Hun devletine vergi öderdi. Boylar sistemi ile Hun devletinin yönetim düzeni geniş ölçüde birbirine girmiş ve özdeşleşmişti. Hun devlet örgüsü kavim sisteminin üzerine akıllıca örtülmüş bir örtüydü. Düzenli toplanan bir kurum olmamakla beraber boy ve budunların işleriyle imparatorluğun politikası arasında eşgüdümü sağlamak için zaman zaman toplanan kurultay kağan ailesini, büyük askeri şefleri, boy ve budun beylerini bir araya getirirdi. Ekonomik işler ve askeri seferler iyi gittiği sürece Tanhu ve devlet güçlü görünürdü. Çin ve Türkistan yiyecek göndermeyince devletin ve imparatorun durumu sarsılır ve bu durumda, bağımlı yaşayan boy ve budunların merkeze karşı ayaklandıkları sık sık görülürdü. Eldeki bilgilere göre Hun devleti, vergi ve asker sağlamakla yetinen ve bağımlı boy ve budunların iç düzenlerine pek az dokunan, ince bir bürokrasiye ve hiyerarşik biçimde sıralanmış boy ve budunlara dayanırdı. Köle durumundaki boylar bile vergi ve hizmet yükümlülükleri dışında özerkliklerini korurlar ve kendi ekonomik uğraşlarını sürdürürler, kendi hayvan sürülerini yetiştirebilirlerdi. Bozkırda bir süre sonra boylardan birisi büyüyerek diğerlerine egemen olurdu. Efendi-köle ve boy ilişkisi bir sömürü düzeninin varlığına karşın geçici bir durumdu. Boylar içindeki gelişmeler, soylular ve karabudun ilişkisi önemli ve anlamlıydı. Nitekim, Tunguzlar örneğinin gösterdiği üzere, köle boyların beyleri ve ileri gelenleri de, Hun beyleri ve askeri şefleri arasında yer alırdı.


Büyük Hun İmparatorluğu Hükümdarları

1) Teoman Yabgu (M.Ö. 220 - M.Ö. 209)
2) Mete Han (M.Ö. 209 - Ö. 174)
3) Ki - Ok Yabgu (M.Ö. 174 - 161)
4) Kün - Çin Yabgu (Cün-Çin) (161 - 126)
5) İ-Çin-Hsien (İçihise) Yabgu (M.Ö.126 -114)
6) Wu-Weri (Uvey) Yabgu (M.Ö. 114 - 105)
7) Wu-Şih-Lu-Erh (U-Su-Liu-Usilu) Yabgu (M.Ö. 105 - 102)
8) Çü-Li-Hu (Hiü-Li-Hu-Güylihu) Yabgu (M.Ö. 102 - 101)
9) Çü-Ti-Hu (Tsie-Ti-Heu-Tsüydiheu) Yabgu (M.Ö. 101 - 96)
10) Hu-Lu-Ku-(Hu-Lo-Ku = Hulugu) Yabgu (M.Ö. 96 - 85)
11) Khuandi Yabgu (M.Ö. 85 - 68)
12) Khuyluy Yabgu (M.Ö. 68 - 60)
13) Uven-Güydi Yabgu (M.Ö. 56 - 58)
Alıntı ile Cevapla
  #2 (permalink)  
Alt 14. November 2009, 17:36
Tibaren
Guest
 
İletiler: n/a
Standart

Batı Hun İmparatorluğu

Kuruluş Tarihi - 48
Yıkılış Tarihi - 216
Kurucusu - Panu
Başkenti - Bilinmiyor
Dili - Hun Türkçesi
Devlet Başkanı - Tanhu



Büyük Hun İmparatorluğu M.Ö. 58 yılında Çiçi Yabgu ve Ho-Han-ye kardeşler arasında Doğu ve Batı olmak üzere ikiye bölündü. Batı Hunlarını; Çiçi Yabgu, Doğu Hunlarını Ho-Han-Ye Kağan (Şenyu) yönetti. Ho-Han-Ye'nin ölümünden sonra Doğu Hunları Panu ve yeğeni Pi'nin taht kavgasına sahne oldu. M.S. 48 yılında Doğu Hunları; Kuzey ve Güney olarak ikiye ayrılmıştır. Kuzey Hunlarını Pi, Güney Hunlarını Panu yönetmiştir. Güney Hunları yani Panu'nun yönettiği bu ülke Türk Tarih literatürüne Batı Hun İmparatorluğu olarak geçmiştir. Çin egemenliği gölgesinde yönetilen bu imparatorluk Talas'ın doğusunda Çin'e kadar olan topraklara egemendi.

Çiçi Yabgu'nun yönettiği Batı Hunları ise Aral gölü, Batı Türkistan ve Karadeniz'in kuzeyine kadar olan bölüme egemen olmuştur. Göktürk İmparatorluğu'nun kurulmasıyla Avrupa'ya göç ederek Avrupa Hun İmparatorluğu'nun temelini oluşturmuşlardır.

Panu yönetimindeki Batı Hun İmparatorluğu yıkılmasıyla halefleri gittikçe Çinlileşen küçük Türk devletleri kurmuşlardır. Türk Tarih literatüründe bunlar "Hun ardılları" olarak adlandırılır. Bunlar;

Birinci Chao Hun Devleti (304-329)
İkinci Chao Hun Devleti (328-352)
Hsia Hun Devleti (407-431)
Kuzey Liang Hun Devleti (401-439)
Lov-lan Hun Devleti (442-460)


Türk Tarih literatüründe üç tane Batı Hun İmparatorluğu ismine rastlanmaktadır.

1) 16 Büyük Türk devleti içerisinde sayılan Batı Hun İmparatorluğu; Panu yönetimindeki Güney Hunları'dır.
2) Asıl Batı Hunları; Avrupa Hunlarının atalarını teşkil eden Çiçi Yabgu'nun yönettiği Batı Türkistan'ı kapsayan devlettir.
3) Avrupa Hun İmparatorluğu da Batı Hunları olarak bazı kaynaklarda anlatılmaktadır ama Avrupa Hunları demek doğru olanıdır.


Batı Hun İmparatorluğu Hükümdarları

1) Panu Yabgu (48 - 83)
2) Sanmuldutzu Yabgu (83 - 84)
3) Yuliu Yabgu (84 - 89)
4) Yuçukien Yabgu (89 - 93)
5) Ankuo Yabgu (93 - 94)
6) Tingtoşi - Suyheuti Yabgu (94 - 98)
7) Vanşiçi - Suyti Yabgu (98 - 124)
8) Vuçihu - Şihço Yabgu (124 - 127)
9) Tejoşi - Suytsieu Yabgu (127 - 140)
10) Çenieu Yabgu (140 - 143)
11) Hulanjoşi Suytsieu Yabgu (143 - 147)
12) İlingşi - Suytsieu Yabgu (147 - 172)
13) Totejoşi - Suytsieu Yabgu (172 - 177)
14) Huçing Yabgu (177 - 179)
15) Kiangkiu Yabgu (179 - 188)
16) Teçişi - Suyheu Yabgu (188 - 195)
17) Huçutsiuen Yabgu (195 - 216)
Alıntı ile Cevapla
  #3 (permalink)  
Alt 14. November 2009, 17:39
Tibaren
Guest
 
İletiler: n/a
Standart

Avrupa Hun İmparatorluğu

Kuruluş Tarihi - 375
Yıkılış Tarihi - 454
Kurucusu - Balamir
Başkenti - Segedin
Dili - Hun Türkçesi
Devlet Başkanı - İmparator



IV. yüzyılın sonlarına doğru Balamir’in önderliğinde batıya doğru göç eden Hunlar, Kavimler Göçü’ne neden olmuşlardı. Hunların bir kısmı Doğu Anadolu’ya yönelirken, bir kısmı da Balamir’in ölümünden sonra, oğlu ya da torunu olduğu sanılan Ildız’ın liderliğinde Karpat dağlarını aşıp Macaristan’a girerek Avrupa Hun İmparatorluğu’nu kurdu.


Ildız Dönemi

Avrupa Hun İmparatorluğu’nun dış politikası Ildız zamanında belirlenmiştir. Bu politikaya göre; Bizans baskı altında tutulacak ve Cermen kavimlerine karşı Batı Roma İmparatorluğu ile işbirliği yapılacaktı. Hunların Tuna boylarında görülmesi Kavimler Göçü’nün ikinci büyük dalgasını başlattı. Bunun sonucunda Barbar Kavimleri Roma topraklarına girmeye başlayınca, Batı Roma Ildız’dan yardım istemiştir. Ildız, bir yandan Batı Roma’yı Germen (Barbar) kavimlerden kurtarmış, bir yandan da Vandal, Süev, Alan gibi Germen kavimlerini Ren Nehri ötesine, Galya’ya (Fransa) göçe zorlamıştır.

409 yılında Tuna’yı geçen ve Bizans’a gücünü göstermek isteyen Ildız, kendisiyle barış görüşmeleri yapmak için gönderilen Bizans elçisine "Güneşin battığı yere kadar her yeri zapt edebilirim" diyerek meydan okumuştur. Ildız zamanında Hunlar, Orta Avrupa’dan Hazar Denizi’nin doğusuna kadar uzanan geniş topraklara sahip olmuşlardır. Onun çalışmaları sonucunda Hunlar, V yüzyılda merkezi otoriteye sahip kuvvetli bir devlet olarak ortaya çıktılar. Ildız’ın 410 yılında ölümünden sonra yerine Karaton geçti. On yıl kadar hükümdarlık yapmış olan Karaton dönemi ile ilgili bilgiler son derece azdır.


Rua Dönemi

Karaton’dan sonra 422 yılında, Hun hükümdar ailesine mensup dört kardeşten biri olan Rua, ülkeyi diğer kardeşleri Muncuk, Oktar ve Aybars ile birlikte yönetti. Rua, Bizans’ın Hun Ordusunu isyana kışkırtmak ve bağlı kavimleri Hunlardan ayırmak amacıyla, Hun topraklarına gönderdiği casusları bahane ederek Bizans üzerine bir sefer düzenledi (422). Hiç bir direniş gösteremeyen Bizans, ağır bir vergiye bağlandı. Bu sırada Batı Roma, iç karışıklıklar içinde bulunuyordu. Bu durumdan yararlanmak isteyen Bizans imparatoru II. Theodosius (408-450) İtalya üzerine ordu ve donanma gönderdi. Bu gelişmeler sonucunda Batı Roma Rua’dan yardım istedi. Hun hükümdarı Rua da, 60 bin kişilik bir kuvvetle İtalya üzerine yönelince, II. Theodosius savaşmayı göze alamadan çekilmek zorunda kaldı. Buna rağmen Bizans, fırsat buldukça Hun idaresinde yaşayan toplulukları kışkırtmaktan da geri durmuyordu. Bunun üzerine Rua, Bizanslı tüccarların Hun ülkesinde ticaret yapmalarını ve ücretli asker toplamalarını yasakladı. Bizans üzerine yapacağı yeni bir sefere hazırlanırken 434 yılında öldü. Yerine kardeşi Muncuk’un oğlu Attila geçti.


Attila Dönemi

Rua’dan sonra Hunların başına Attila ve kardeşi Bleda birlikte geçtiler (434). Attila, babasını küçük yaşta kaybettiğinden dolayı amcası Rua’nın yanında yetişmiş, birlikte savaşlara katılmış, devlet yönetimini ve Hun siyasetini öğrenme fırsatı bulmuştu. Her ne kadar büyük kardeşi Bleda ile tahtı paylaşmış ise de, tüm yetkiler Attila’da olmuştur.

Attila, Hun-Bizans ilişkilerini yeniden düzenlemek istiyordu. 434 yılında Attila’nın, Rua’nın Bizans üzerine yapmayı düşündüğü ve yapamadığı sefer için hazırlıklara başladığını öğrenen Bizanslılar, ona barış elçileri gönderdiler. Hun hükümdarı Attila da elçileri, Tuna ve Morova nehirlerinin birleştiği yerde bulunan Margos Kalesi önünde karşıladı. Attila isteklerini, barış koşulları olarak yazdırdı. Böylece 434 yılında Bizans ile Margos Antlaşması imzalandı. Antlaşmaya göre;

- Bizans, Hunlara ödemekte olduğu vergiyi iki katına çıkaracak,
- Bizans, Hunlara bağlı kavimlerle görüşmeler ve antlaşmalar yapmayacak,
- Ticari ilişkiler sınır kasabalarında devam edecek,
- Bizans, elinde bulundurduğu Hun esirlerini iade edecekti.

Bleda’nın 445 yılında ölmesi üzerine Attila tek başına Hun hükümdarı oldu. Attila’nın amacı, Doğu ve Batı Roma imparatorluklarını egemenliği altına almaktı.


Attila’nın Batı Roma’ya Yardımı

Attila, Margos Antlaşması’ndan sonra ülkenin doğu bölgesini denetimi altına aldı. Volga boylarındaki Ak-Oğurların ayaklanmalarını bastırarak itaat altına aldı (435). Bu sırada iç karışıklıklar içinde bulunan Batı Roma, Hunlardan yardım istedi. Romalı komutan Aetyus’a yardıma gelen Hun birlikleri isyanları bastırdı. Oktar komutasındaki bir Hun ordusu Burgondlara karşı büyük bir zafer kazandı (436). Bu savaş ile ilgili olarak zamanla efsaneler türemiş ve Almanlar’ın ünlü Nibelungen destanlarının konusunu Hun-Burgond mücadelesi oluşturmuştur.


Attila’nın Seferleri

I. Balkan Seferi (441–442)

Bizans’ın Margos Antlaşması’nın şartlarına uymaması, Bizanslı tüccarların ticari ilişkilerde sahtekârlık yaparak Hunları aldatmaları üzerine Attila, Bizans üzerine sefere çıktı. Doğu Trakya’ya kadar ilerleyen Hun ordusundan çekinen Bizans barış istedi (442). Yapılan bu antlaşmaya göre; Bizans ödemekte olduğu vergiyi artıracaktı. Ayrıca bazı sınır kaleleri ile Tuna boyundaki kaleleri ele geçiren Attila, böylece Balkanlar’ın yolunu Hun ordularına açtı.


II. Balkan Seferi (447)

Bizans’ın, Hun kaçaklarını geri vermekte ağır davranması, Hun yönetimindeki bazı Germen kavimlerini kışkırtması, yıllık vergisini ödemek istememesi gibi nedenlerden dolayı Attila, yeniden Bizans üzerine sefere çıktı (447). İkiye ayrılan Hun ordusunun bir kolu Yunanistan’a girip Teselya’ya kadar ilerledi. Attila’nın yönetimindeki diğer kol ise Sofya, Filibe ve Lüleburgaz şehirlerini ele geçirip Büyük Çekmece önlerine kadar sokuldu. Bizans İmparatoru II. Theodosius barış istemek zorunda kaldı.
Bizans elçisi Anatolyos ile Attila arasında yapılan bu antlaşmaya Anatolyos Antlaşması denir. Buna göre;

- Bizans, ödediği yıllık vergiyi üç katına çıkaracak, Bizans, savaş tazminatı ödeyecek,
- Niş’de bir ortak pazar kurulacak,
- Tuna’nın güneyinde beş günlük mesafedeki yerler askerden arındırılacaktı.



Batı Roma (Galya) Seferi (451)

Bizans üzerinde kesin egemenlik kurduğuna inanan Attila, bu sefer de Batı Roma’ya yöneldi. Batı Roma üzerine yapacağı sefere bir bahane bulması gerekiyordu. Kendisine daha önce bir nişan yüzüğü gönderen İmparator II. Valantien’in kız kardeşi Honoria’nın (Honorya) teklifini kabul ettiğini bildirdi. Çeyiz olarak da imparatorluğun yarısını istedi. Bu isteğinin kabul edilmemesini savaş sebebi sayan Attila Batı Roma seferine çıktı. İki ordu, Batı Roma’nın asker deposu sayılan Galya’nın Katalon Ovası’nda karşılaştı. Batı Roma ordusunun başında Aetyus (Aetius) adında bir komutan bulunuyordu. Yapılan savaş çok şiddetli geçti. Bir gün boyunca kıran kırana süren savaşın galibi belli değildir. Ancak bu savaştan sonra, Romalı General Aetyus’un gözden düşmüş olması ve bir yıl sonra Roma üzerine yürüyen Attila’nın karşısına askerî bir güç çıkaramamaları, Batı Roma İmparatorluğu’nun asker deposu durumunda olan Galya’yı saf dışı bıraktığının delilidir. Attila’nın karşısına Roma ordusunun çıkmaması, Romalıların bu savaşta çok büyük kayıplar verdiklerinin bir kanıtıdır.


İtalya Seferi (452)

Attila, zaman geçirmeksizin destekten mahrum kalan ve iyice gözden düşen İtalya’ya, 452 yılında yüzbin kişilik bir orduyla Alpleri aşarak girdi. İtalya, Attila’nın karşısına bir ordu çıkaramadı. Roma Senatosu büyük bir korku içine düştü ve hemen barış görüşmeleri için, Papa I. Leon başkanlığında bir heyeti Attila’ya gönderme kararı aldı.

Papa I. Leon, Attila’dan tüm Hrıstiyanlık dünyası adına Roma’yı bağışlamasını istedi. Attila eski bir uygarlık merkezi olan Roma’yı tahripten kaçınıp, Papa’nın ricasını kabul etti ve geri döndü. Attila, Bizans’ı ve Batı Roma’yı etkisiz hale getirdikten sonra, yönünü İran’daki Sasanî İmparatorluğu’na çevirdi. Bu devletinde egemenlik altına alınması ile Hunlar dünya egemenliğini gerçekleştirebileceklerdi. Ancak, Attila İtalya seferi dönüşünde 453 yılında öldü ve bu seferini gerçekleştiremedi.

Attila öldüğünde, Hun sınırları batıda Danimarka ve Ren Nehri’ne, doğuda ise İtil (Volga) Nehri ötesine uzanıyordu. Attila, tarihin yetiştirdiği büyük devlet adamlarından biridir. Onun adı günümüze kadar dillerden düşmemiş, onun adına operalar bestelenmiş, filmler çevrilmiş, resimleri ve heykelleri yapılmıştır. O, güçlü bir iradeye sahipti. Ciddi ve büyük işler yapmaya yetenekli, sadeliği seven ve mütevazı bir hükümdardı.


Avrupa Hun İmparatorluğu’nun Yıkılışı

Attila öldüğü zaman arkasında İlek, Dengizik ve İrnek adlarında üç oğul barakmıştı. Yerine geçen oğulları, devlet idaresinde başarılı olamadılar. Taht için yapılan kavgalar Hunları zayıf düşürdü. İlk olarak Hunların başına geçen İlek, ayaklanan Germen kavimleriyle savaşırken öldü (454).Yerine geçen Dengizik ise zeki idi fakat siyasî yönden yeterli değildi. Doğu Roma ile yapılan bir mücadelede o da öldü (469). İrnek, Hunların Batı ve Orta Avrupa’da tutunmalarının mümkün olmadığını anlamıştı. Bu nedenle Hunların büyük bir kısmı ile Karadeniz’in kuzeyindeki geniş düzlüklere çekildi. Hunların bir kısmı buradan Orta Asya’ya geri döndü. Bir kısmı ise Avrupa’ya doğru ilerleyen Avarlara katıldı. İrnek idaresindeki bu Hun topluluğu daha sonraları Bulgarların ve Macarların devlet olarak ortaya çıkışında önemli rol oynadılar.

Avrupa Hun İmparatorluğu Hükümdarları

1) Balamir (375 - 395)
2) Ildız (395 - 410)
3) Karaton (410 - 415)
4) Muncuk (415 - 425)
5) Oktar (425 - 430)
6) Rua (430 - 434)
7) Bleda (434 - 445)
8) Attila (445 - 453)
9) İlek (453 - 454)
Alıntı ile Cevapla
  #4 (permalink)  
Alt 14. November 2009, 17:42
Tibaren
Guest
 
İletiler: n/a
Standart

Ak Hun İmparatorluğu

Kuruluş Tarihi - 420
Yıkılış Tarihi - 562
Kurucusu - Aksuvar
Başkenti - Sakkala
Dili - Hun Türkçesi
Devlet Başkanı - Hakan


Büyük Hun İmparatorluğu'nun dağılması üzerine, Hunların büyük bir kısmı Volga ırmağı üzerinden Batı'ya doğru göç ederken, bir bölümü de Güneye doğru inmiştir. Güneye inen Hunlar daha sonraları Ak Hun İmparatorluğu'nu kurmuşlardır. Ortadoğu Hunları da denen Ak Hunlar, bir yüzyıldan fazla bir süre Horasan, Pencap, Afganistan, Hindistan, Harezm, İran ve Doğu Türkistan bölgelerinde egemen olmuşlar ve imparatorluklarını sürdürmüşlerdir.

Özellikle Çin kaynaklarında Ak Hunlar hakkında geniş bilgi vardır. Bir süre Türkistan'a egemen oldukları için Çinlilerle zaman zaman karşılaşmışlardır. Çin kaynaklarının yanı sıra eski İran, Latin ve Bizans kaynaklarında da Ak Hunlar hakkında bilgilere rastlanmaktadır. Batı Hun İmparatorluğu'nun kuruluş döneminde Ak Hunlar da Afganistan ve Kuzey Hindistan'da kendi imparatorluklarını kurmaya çalışıyorlardı. Ak Hunların o devirde İran'a egemen olan Sasanilerle çok yakın ilişkileri ve savaşları olmuştur. İslam kaynaklarında da Sasani devleti ile ilgili bölümlerde dolaylı biçimlerde Ak Hunlar devleti ile ilgili bilgiler verilmektedir. Son zamanlarda Hindistan'da yapılan tarih çalışmalarında da Ak Hunlar ve genel olarak Hunlar hakkında geniş bölümlere rastlanmaktadır.

Ak Hunlarla ilgili arkeolojik buluntular çok azdır. Ama tarihleriyle ilgili bilgi sağlayan öğeler arasında para ve kitabeler ön sırada yer alır. Para ve kitabelerin çoğu Doğu İran ve Afganistan yörelerinde ele geçmiştir. Bunların büyük bir bölümü Toraman ve Mihrakula dönemleri ile ilgilidir. Ak Hun paraları üzerinde yapılan çeşitli araştırmalar sonucunda bunların atlı, büst ve yarı drahmi tipi olarak üç türe ayrıldığı anlaşılmıştır.

Ak Hun devleti içinde bazı Moğollar ve İranlılar da yaşamışlardır. İmparatorluğun egemen öğesi ve toplumun çoğunluğu ise Hunlar'dan gelme Türklerdi. Ak Hun İmparatorluğu'nun diğer bir merkezi de Kunduz'da bulunan Huo kenti idi. Gor'dan sonra bu kent de önemli bir merkez durumuna gelmiştir. Huo da Toharistan bölgesinde yer alıyordu. Toharistan, Belh kentinin doğusuna düşen Ceyhun ırmağının güneyindeki Hulm, Kunduz, Iskamış, Talakan-Simigan, Bağlan gibi yerleri içine alan bölge olarak bilinmektedir. Türkçe kaynaklarda bu bölgeye Tukri veya Tukharistan adı da verilmektedir. Ak Hunların en son ve en büyük merkezleri, Bedahşan'ın batısında Himatala idi. Bu bölge dağları ve ırmaklarıyla çok verimli bir yerdi. Himatala, karlı dağın eteğinde yaşayanlar anlamına geliyordu.

Ak Hunlar bir süre, Orta Asya'da başka kavimlerle beraber yaşamışlardır. Bu ortak yaşayış süresi içinde kültürel açıdan karşılıklı bir alışveriş gerçekleşmiştir. Özellikle dil ve bazı gelenekler açısından çeşitli kavimlerin Ak Hunları etkiledikleri görülmüştür. Toharistan'a yerleştikten sonra ortaya çıkan Toharca dili aslında Ak Hun dilinden başka bir şey değildir. Toharca, diğer dillerden farklı bir yapıya sahipti ve yirmi beş harften meydana geliyordu.

Ak Hunlar'dan önce Toharistan bölgesine Kuşanlar egemendi. Ne var ki, bunlar daha sonraları bölünerek küçük beylikler biçiminde yaşamaya başladılar. Büyük Hun İmparatorluğu'nun yıkılmasından sonra Orta Asya'da yaşamaya devam eden Hun kavimlerinin içlerinde Ak Hunlar en büyüğüydü. Daha sonraları koşulların zorlamasıyla güney bölgelerine doğru göç ettiler. Ak Hunlar Altay dağlarından Horasan'a, Toharistan'a ve sonra Hindistan'a inen bir kavim olarak görünmektedir. V. yüzyılın başlarında Ak Hunlar Ceyhun ırmağını geçerek, Sasani topraklarını işgal etme girişimlerinde bulunmuşlardır. Bu tür olaylar bir Türk istilası biçiminde İslam kaynaklarında yer almıştır. Ak Hunların önceleri Sogdiana'ya egemen oluşları Çin kaynaklarındaki karşılaştırmalardan anlaşılmaktadır. Sogdiana ile beraber Semerkand yöresinin de yeni egemen gücü Ak Hunlar olmuşlardır. Ceyhun ırmağını geçen Ak Hunlar V. yüzyılın başlarından sonra Sasani devletinin doğu ve kuzeydoğu bölgelerini istila etmeye başladılar. Ak Hunların güneye doğru inişleri Ön Asya'nın tüm ülkelerini ve buralarda yaşayan kavimleri sarsmıştır. V. Behram Gur'un saltanatı sırasında (420-438) Ak Hunlar Ceyhun ırmağını Tirmiz bölgesinden geçtiler. Bu geçiş sırasında Ak Hunlar üçyüz bin kişi kadar bir topluluktu. Ak Hunların Sasani ülkesine girişleri karşısında Behram Gur'un pasif kalması devleti bir şaşkınlık dönemine soktu. Ak Hun Hükümdarı Hakan Horasan'dan ilerleyerek Rey önlerine kadar geldi. Sasaniler, Ak Hunlara büyük miktarda para vermeyi önerdiler. Ak Hunlar bunu kabul etmediler. Kuşmuhan bölgesinde Hakan ve Ak Hunların gelişigüzel karargâh kurduğunu öğrenen Sasani Hükümdarı Behram Gur, Ak Hunların üzerine ansızın bir baskın düzenledi. Gece yapılan baskından Sasaniler kazançlı çıktılar ve Ak Hunları dağıttılar. Ak Hunların başı Hakan savaş alanında öldürüldü ve eşyası yağma edildi. Baskın sonucu dağılan ve hükümdarları Hakan'ı yitiren Ak Hunlar bu kez Ceyhun ırmağının karşı sahiline geçtiler. Ceyhun ırmağına kadar olan bölge böylece Ak Hunlar'dan temizlenmiş oldu. Sasaniler Kuşmihan zaferini belgelemek için buraya bir anıt yaptırdılar. Sasaniler bu zaferden sonra Belh kentini yeniden ellerine geçirdiler. Kuşmihan yenilgisinden sonra Ak Hunlar uzun süre başsız bir biçimde dolaştılar.

Sasaniler doğu sınırlarında yaşayan Ak Hunlar'dan bir süre sonra rahatsız olunca bu kavimin üzerine yeniden bir ordu gönderdiler. Ne var ki, bu kez Ak Hunlar Sasanileri yendi ve Sasani ordusu geri çekilmek zorunda kaldı. Bu zafer üzerine Ak Hunlar daha önce yitirdikleri toprakları yeniden geri aldılar. Bu zaferi Ak Hunlara kazandıran hükümdarın adı Ahşunvar idi. Bu hükümdarın bir adı da Aksuvar'dı. Aksuvar döneminde Sasani ve Ak Hun ilişkileri yoğun olmuştur. Sasani devletinde bir taht kavgası ve Firuz'un başa geçmesi sorun olunca, Aksuvar işe karıştı ve bazı koşullarla Firuz'un tahta geçmesini destekleyebileceğini bildirdi. Ak Hunlar otuz bin kişilik bir ordu ile Sasani devleti sınırları içine girdiler ve Firuz'u destekleyerek tahta geçmesini sağladılar. Firuz başa geçince Ak Hun ordusuna büyük hediyeler verdi ve Ceyhun üzerindeki Tirmiz ile Vasgirt bölgelerini Ak Hunlar'a terketti.

Beş yıl sonra Firuz ile Aksuvar'ın arası bozuldu. Barış görüşmelerinin birisinde Firuz kendi kızını Aksuvar'a vereceğini söylemişti. Aksuvar bu sözün yerine getirilmesini istedi. Firuz ise bu sözünü tutmadı ve bir cariyeyi kendi kızı gibi Aksuvar'a gönderdi. Cariye yaşamını yitirmemek için bu hileyi Aksuvar'a anlattı. Aksuvar bunu anlayınca Firuz'un yardım için gönderdiği komutanlarını öldürttü. Firuz sahte prenses göndermenin cezasını komutanlarını yitirerek ödemiş oluyordu. Bunun üzerine Sasaniler Ak Hunlara bir ders vermek üzere ordularını topladılar. Firuz sınır kasabası Balam'ı işgal etti ama, Aksuvar ile karşılaşamadan geri döndü. Bundan sonraki on yıllık dönemde Ak Hunlar ile Sasaniler arasında pek önemli bir olay görülmedi. 475 senesinde Firuz Aksuvar'a karşı yeni bir sefer düzenledi. Aksuvar da Firuz'a iyi bir ders vermek üzere, Türklerin savaş taktiklerinden olan Turan taktiğine benzer bir düzen hazırlamak için çalışmalar yaptı. Ak Hunlar, Sasaniler ile düz bir arazide karşılaşmaktansa, orduyu dağlık bir bölgeye çekmeyi kararlaştırdılar. Firuz hiç önlem almadan geçitlerden geçiyordu. Nitekim, Sasani ordusu geçitleri arkasında bırakınca, Ak Hunların artçı güçleri Sasani ordusunu çember içine almış oldu. Aksuvar, Firuz'un ayaklarına kapanıp özür dilemesi koşuluyla çemberi açabileceğini bildirdi. Uzun tartışmalardan sonra Firuz bu koşulu kabul etti. iki ordunun askerleri manzarayı ibretle seyretti. Böylece savaş yapmadan iki ordu ayrıldılar.

Firuz kırılan gururunu kurtarmak için yeniden Ak Hunlara karşı bir sefer hazırlamaya başladı. Çevresi bunun yanlış olacağını ısrarla belirtiyordu ama Firuz intikam hırsıyla doluydu. Sınırdaki düzenlemeler Ak Hunların zararına geliştiği için Aksuvar Sasanilere yeniden savaş açtı. Sasani ordusu savaş alanına gelmeden önce Aksuvar derin hendekler kazdırdı ve üzerlerini örttürdü. Kendi askerlerinin bildiği küçük geçitler bıraktı ve düşmanını aldatmak için ordusunu önce geri çekti. Bunu gören Firuz ordusuna saldırı emri verdi. Örtülü hendeklerin üzerinden geçerken Sasani ordusu büyük kayıplar verdi ve Firuz da hayatını kaybetti. Sicistan Valisi Suhra, Aksuvar'a bir saldırı düzenledi ama, sonradan Sasaniler ve Ak Hunlar barış yaptılar. Vali Suhra'nın yardımıyla Kavad Sasani tahtına geçti, iç karışıklıklar sonucunda Kavad tahttan indirilince, Ak Hunlara sığındı. Birkaç yıl sonra Ak Hun desteği ile yeniden Sasani devletinin başına geçti. Kavad bu durumda Ak Hunlara büyük miktarlarda para ödedi. Ayrıca Ak Hun hükümdarının korunmasını da kabul etti. Sasaniler daha sonraları Bizans'a karşı yaptıkları savaşlarda Ak Hun ordusunun desteğini aldılar.

Ak Hunlar Belh kentini ele geçirdikten sonra Sasanilerle savaşmaya başladılar. Kuşan devletinin çöküşünden sonra ortaya çıkan bazı prenslikleri Ak Hunlar kolaylıkla kendi egemenlikleri altına aldılar. Öncelikle Kuşan-Kidara prensliğini ortadan kaldırdılar. Bu tür prensliklerin ortadan kaldırılmalarından sonra sıra Hindistan'ın işgaline gelmişti. Ak Hunlar 480 yılında Hindistan'a ilk saldırılarını yaptılar ve bir süre sonra Kuzey Hint bölgesini egemenlikleri altına aldılar. O sıralarda Hindistan'da devlet kurmuş olan Guptalar Ak Hunların saldırılarını bir süre için durdurabilmişlerdi. Hindistan'a yapılan akınlar sırasında Ak Hunların başında Toraman adlı bir hükümdar bulunuyordu. Kazılardan çıkan paralar ve kitabeler ile o dönemin tarihi hakkında bazı bilgiler elde edilmiştir. Toraman dönemi ile ilgili olarak üç ana kitabe vardır. Birincisi Eran kitabesidir ve Sağar bölgesinde bulunmuştur. İkincisi Pencap'ın kuzeyinde bulunan Kura kitabesidir. Gwalior kitabesi ise son bulunandır. Bu üç kitabe ile Toraman dönemi aydınlığa kavuşmuştur.

Ak Hunları Kuşanların izleyicisi olarak görenler Toraman'ın temelde bir Kuşan Prensi olduğunu da ileri sürmüşlerdir. İskender ve Kuşan Hükümdarı Kanişka'dan sonra Toraman Hindistan'ın üçüncü fatihidir. Toraman, Guptaların iç karışıklıklarından yararlanarak Kuzey ve Batı Hindistan'ın iç bölgelerine kadar ilerledi ve Pencap bölgesi tümüyle Ak Hun denetimine girdi. Asya'nın sert kara ikliminden sonra Hindistan'ın sıcak iklimi Ak Hunları sarstıysa da zamanla buraya alıştılar. Valahbi racalarından Batarka, Toraman'ın iç bölgelere doğru ilerlemesini durdurmayı başardı. İki taraf arasında çıkan savaşta Toraman başarısızlığa uğradı. Toraman'ın ölümünden sonra Ak Hunlar duraklama dönemine girdiler.

515 yılında Toraman'dan boşalan Ak Hun tahtına oğlu Mihirakula geçti. Hintliler Mihirakula'yı budizmin düşmanı, kan dökücü hakan olarak tanımlamışlardır. Bazı tarihçiler bu hükümdara Hindistan'ın Attila'sı da derler. Gerçekten de yeni Ak Hun İmparatoru sürekli olarak seferler ve akınlar düzenlemiş, ülkesinin sınırlarını genişletmiştir. Mihirakula'nın oturduğu merkez Sakkala idi. Burası İndu akarsu bölgesinde, şimdiki Sialkot kasabasıdır. Mihirakula döneminin en güçlü hükümdarıydı ve budistlere karşı amansız düşmanlık gösteriyordu. Savaşlardan sonra Sakkala'ya döndüğünde kardeşini tahtta görünce kenti yeniden kuşatarak başa geçti. Daha sonraları Gandara bölgesini aldı ve tüm budist tapınaklarını yerle bir etti. Ordusundaki süvari birliklerine filleri de ekleyerek değişik bir ordu düzeni oluşturdu. İmparatorluğun yönetimi gereği Keşmir bölgesindeki Sakkala merkez olmuştu. 530 yılına kadar Ak Hun akınları tüm Hindistan bölgesinde sürdü. Ne var ki, Citraküta kentini ele geçirdikten sonra Ak Hun saldırıları bir durgunluk dönemine girdi. Bu tarihten sonra Ak Hunlar pek bir başarı gösteremediler ve gerileme dönemine girdiler. Ak Hunlar için genel çöküntü havasının estiği 550 yılında Mihirakula öldü. Yerine kimin hükümdar olduğuna dair kesin bilgiler yoktur. Sonraki kaynaklar Ak Hun İmparatorluğu sınırları içinde kendi başına buyruk prenslik ve beyliklerden söz ederler.

VI. yüzyılın başlarında Ak Hunlar ile Sasaniler arasındaki sınır Hazar Denizi'nin güneydoğu köşesinde bulunan Gürgan kentinden geçmekteydi. Ceyhun ve Seyhun ırmakları arasındaki bölge de Ak Hunların denetimindeydi. Ak Hunlar İran'dan başlayarak Orta Asya'nın iç bölgelerine kadar uzanan ve Hindistan'ın yarısını sınırları içine alan geniş bir imparatorluk kurmuşlardı. Sonraları Orta Asya ve Türkistan bölgelerinde sahipsiz biçimde yaşayan Hun İmparatorluğu kalıntısı kavimler Ak Hun İmparatorluğu içinde yerlerini almışlar ve Ak Hunların savaşlarına katılmışlardı. Çin ile de komşu olan Ak Hunlar, daha çok güney ve batı ile uğraştıklarından bu ülkeye dönük sefer düzenlememişlerdir.

Asya'nın ipek ticaretini elinde tutan Ak Hunlar, Avarlar ile belirli bir siyasal denge oluşturmuşlardı. Bir süre sonra tarih sahnesine Göktürkler çıkınca bu ekonomik ve siyasal denge bozuldu. Göktürkler kendi imparatorluklarını kurarken yavaş yavaş güneye doğru da iniyorlardı. Orta Asya' da Göktürk egemenliğinin tam olarak kurulabilmesi için Ak Hun devletinin ortadan kaldırılması gerekiyordu. Bu arada Sasani İmparatorluğu'nun başına da Anuşirvan adlı güçlü bir imparator geçmişti ve devletinin yıkılan onurunu Ak Hunlara karşı yeniden kazanmak istiyordu. Sasaniler ile Göktürkler yavaş yavaş Ak Hun devletinin ortadan kaldırılması için anlaştılar ve beraberce hareket etmeye başladılar. Bunun üzerine Ak Hunlar da Çin'e elçi göndererek işbirliği kurmak istediler.

Göktürk İmparatoru İstemi Kağan Sasanilerle akrabalık kurdu ve onlarla ortak hareket ederek Maveraünnehir bölgesini ele geçirdi. Nesef ve Karşi kentlerini de aldıktan sonra Nahşab kenti önünde Ak Hun ordusu ile karşı karşıya geldi. Göktürkler üstün Ak Hun orduları karşısında ancak savaşın sonuna doğru zor bir zafer kazandılar ve Ak Hunların komutanı Varz bu savaşta öldü. İstemi Kağan'ın zaferi üzerine Sasani ordusu da Belh kentine girdi, Toharistan ve Zabulistanı ele geçirdi. İki ordunun saldırıları karşısında Ak Hun İmparatorluğu ani bir çöküşe uğradı ve toprakları Göktürkler ile Sasaniler arasında paylaşıldı. Sasaniler Semerkand bölgesine kadar olan bölgeyi kendi sınırları içine aldılar.

Asya'nın ekonomik yazgısını etkileyen İpek Yolu yıllarca Ak Hunların elinde olmuştu ve Göktürklerin egemenliğine girdikten sonra da Ak Hunlar bu ticareti sürdürmek istediler. Ne var ki, kendilerine rakip olarak çıkan diğer kavimler yüzünden bu üstünlüklerini de yitirdiler, İpek Yolu tümüyle Göktürk İmparatorluğu'nun denetimine girdi.

Ak Hunlar kendi imparatorlukları yıkıldıktan sonra da Toharistan bölgesinde yaşamlarını sürdürdüler. Siyasal açıdan fazla etkili olamadıklarından bundan sonraki dönem ile ilgili olarak Ak Hunlar hakkında fazla bilgi yoktur, ancak Göktürklerin kesin yönetimi altına girince Toharistan'da Göktürklere bağlı olarak oluşturulan bir devletin yönetimini yine Göktürklerin koruması altında kabul ettiler. Uzun zaman içinde Ak Hunlar Göktürk İmparatorluğu'nun vatandaşı oldular ve imparatorluk içinde eriyip gittiler.

Daha sonraları Müslümanlığın yayılmasıyla güney ve batı bölgelerinde yaşayan Ak Hunlar bu dini benimsediler. 662 yılında Toharistan'da Müslüman yönetiminden hoşnut olmayanlar ayaklandılar ve 667 yılında İslam orduları ile Ak Hun ordusu savaştı ve Müslümanlar Ak Hunları Kuhistan bölgesine kadar sürdüler. Kuhistan çok dağlık bir bölge olduğundan Ak Hunlar burada kendilerini koruyabildiler. Arapların egemenliğini bir türlü kabul etmek istemeyen Ak Hunlar sonunda Araplarla anlaşmaya vardılar ve reisleri Nizek Tarhan, Ak Hun saldırılarını durdurdu. Nizek Tarhan Müslümanların anlaşmadan vazgeçeceklerini anladığı zaman hemen askerlerini topladı ve kendi bölgesinin önemli yerlerinde önlemler aldırdı. Müslüman orduları birkaç yönden bu bölgeye gelerek Ak Hunların merkezlerini ve kalelerini çevirdiler. Nizek Tarhan ve adamlarını öldürdüler. Müslüman istilasından sonra Ak Hunlar tarih sahnesinden çekildiler. Zamanla etnik karakterlerini de yitirdiler. Son araştırmalara göre, Afganistan'ın Feyzabad bölgesinde yaşamakta olan Yeftali halkının Ak Hunların torunları olduğu ileri sürülmüştür.

Ak Hunlar Büyük Hun İmparatorluğu'nun güney kanadı olarak yeniden büyük bir imparatorluk kurmuşlar ve bunu uzun bir süre yaşatmışlardır. Göktürk ve Sasani saldırılarından sonra imparatorlukları yıkılınca bu bölgede çeşitli devletler ve beylikler ortaya çıkmıştır. Kengineler, Karlıklar, Gurlular, Gucarlar, Midler bunlara örnek olarak gösterilebilir. Gurlular ve Karluklar gibi Ak Hunların devam eden boyları daha sonraları yaşadıkları bölgelerde yeni devletler kurmuşlardır. Özellikle Gurluların devleti Hindistan'da etkin olmuştur. Hindistan tarihinde Gurlular ile beraber Gucarların da önemli yerleri vardır.

Ak Hunlar da kendilerinden önce bu bölgede devlet kurmuş olan Kuşanlar gibi budisttiler. Her ne kadar imparatorları budizme karşı savaş açmış ve budistlerin tapınaklarını yakıp yıkmışsa da Ak Hunlar'da toplum olarak budizm dini yaygınlık göstermiştir. 400 yıllarına kadar Orta Asya steplerinde yaşayan Ak Hunlar 425 yılında Afganistan'a girmişler ve bu tarihten sonra da tarih sahnesinde yükselmeye başlamışlardır. Güney bölgelerine yaptıkları akınlarda budistlerle karşılaşmışlar, onların etkisi altında kalarak bu dine inanmışlardır. İmparatorluğun yıkılmasından sonra beliren Müslüman akımları Ak Hunları daha sonra da İslamiyet'e yöneltmiştir.

Batı kaynaklarında Ak Hunlara "Eftalitler" veya "Eftalit İmparatorluğu" adı ile rastlanmaktadır. Çinliler bu ulusa "Yeta", Araplar "Hayta", Hintliler "Huna", Yunanlılar ise "Heftalit" demişlerdir. Hint kaynaklarında ayrıca Ak Hunlar için "Turuşka" yani "Türk" sözcüğü de geçmektedir. Bu durum da Ak Hunların Türk devleti olduğunu doğrulayan bir başka kanıttır.

Ak Hun İmparatorluğu'na Batı'da "Eftalits" denmesinin nedeni Bizans ve Yunan kaynakları dolayısıyladır. Bu sözcüğün kökeni Sasani İmparatoru Firuz'u yenen Aksuvar'ın diğer isminin Epthalanos olmasıdır. Eftalitler adına Batı kaynaklarında yapılmış değişik bilimsel çalışmalar bu devletin ve ulusun tarihini açıklığa kavuşturmuştur. İpek Yolu, Ön Asya, Hindistan, Sasaniler ve Göktürkler ile ilgili bilimsel çalışmalarda Ak Hunlar hakkında bilgiler edinilmiştir.

Ak Hunlar, devlet kurdukları bölgeye, çıkış noktası olan Orta Asya'nın geleneksel kültürünü taşımışlardır. Göçebe bir kavim olan Ak Hunlar devlet kurduktan sonra da göçebeliklerini sürdürmüşlerdir. Ak Hunların Orta Asyalı ve göçebe olmalarının yanı sıra bir üçüncü özellikleri de karakteristik bir Hun kavmi olmalarıydı. Böylece eski Hun kültürünü de sürdürmüşlerdir. Bu özelliklerin oluşturduğu Ak Hun kültürüne önceleri budizmin ve son dönemlerde de Müslümanlığın katkıları olmuştur. Tüm bu öğeler birleştiği zaman Ak Hun kültürünün genel çerçevesi ortaya çıkmaktadır. Ak Hunlar da at sırtında yaşayan bir kavimdi. Hem günlük yaşamda, hem de kültür ve sanatlarında hayvan konusuna önem veriyorlardı. Eserlerinde ve süslemelerinde hayvan motifleri göze çarpmaktadır. Göçebe yaşam çadır olgusunu da sürdürmüş, sosyal yaşam ve ilişkiler ile beraber kültür ve sanat olguları da buna göre biçimlenmiştir. Ak Hunların devlet kurdukları bölgelerde daha sonraları birçok devletin kurulması ve Ak Hunların göçebeliklerini sürdürmeleri yüzünden arkalarında kalıcı anıtlar bırakmamışlardır. Ak Hun kültürü ile ilgili en önemli bulgular yaşadıkları bölgelerde yapılan kazılar sonucunda ortaya çıkarılan kitabeler ve bulunan paralardır. Bunların üzerindeki yazı ve şekillerin okunması ve yorumlanmasıyla Ak Hun tarihi ve kültürü gün ışığına çıkmıştır.

Ak Hun tarihi, Türk tarihi açısından ilginç olduğu kadar, İran, Hindistan ve Orta Asya tarihi açısından da ilginç verilerle doludur. Birkaç ülkenin üzerinde ve geçiş yollarında zor koşullarda imparatorluk kurabilen Ak Hunlar arkalarında incelenmeye değer bir tarih bırakmışlardır.


Ak Hun İmparatorluğu Hükümdarları

1) Aksuvar (420 - 470)
2) Toraman (496 - 502)
3) Mihirakula (502 - 530)
4) 530 - 562 yılları arasında kimin kağanlık yaptığı tespit edilememiştir.

Alıntı ile Cevapla
  #5 (permalink)  
Alt 14. November 2009, 17:46
Tibaren
Guest
 
İletiler: n/a
Standart

Göktürk İmparatorluğu

Kuruluş Tarihi - 552
Yıkılış Tarihi - 743
Kurucusu - Bumin Kağan
Başkenti - Ötüken
Dili - Göktürkçe
Devlet Başkanı - Kağan


Türk Tarihîndeki Önemi: Türk sözünü ilk defa resmî devlet adı olarak kabul edenler Göktürklerdir. Böylece devleti ifade etmesi bakımından siyasî bir anlamı olan Türk kelimesi bu sayede bütün bir milletin adı olmuştur.


Birinci Göktürk Kağanlığı

Göktürklerin tarih sahnesine çıktıkları sıralarda Orta Asya Juan-Juanların hâkimiyetinde idi. Göktürkler de Altay dağları civarında, önemli bir siyasî güç hâlinde onlara bağlı olarak yaşıyorlardı. Bu esnada geleneksel sanatları demircilikle uğraşan Göktürkler, Juan Juanların silâhlarını imal etmekteydiler.

Göktürkler, daha 534 yıllarında Çin ile diplomatik ilişkiler kuracak güce erişmişlerdi. Bu sıralarda başlarında Bumin bulunuyordu. Bumin, bir Türk boyu olan Töleslerin isyanını bastırması karşılığında Juan Juan Kağan'ının kızı ile evlenmek istedi. Ancak bu isteğinin kabaca geri çevrilmesi üzerine Bumin, üst üste vurduğu darbelerle onların bütün topraklarını ele geçirmiş ve kağanlarını da öldürmüştür. 552 yılında meydana gelen bu olayla Göktürk İmparatorluğu'da kurulmuş oluyordu. İl-Kağan unvanını alan Bumin, devletinin merkezî olarak da, Büyük Hun İmparatorluğu'nun merkezinin bulunduğu Ötüken'i (Orhun ırmağının hemen batısı) seçti.

Türk devlet geleneğine göre devlet doğu ve batı olmak üzere iki kanat hâlinde teşkilâtlanmaktaydı. Devletin batı kanadı doğunun yüksek hâkimiyetini tanımak durumundaydı.

Bumin doğuda kağan olduğu zaman, küçük kardeşi İstemi de Yabgu unvanıyla devletin batı kanadının başına geçti. (552-576). Bumin Kağan'ın devleti kurduğu yıl içerisinde ölmesi üzerine yerine oğlu Ko-lo (Kara) kağan olmuştur. Ancak O'nun da erken ölümü ile kısa süren kağanlığının ardından, Bumin'in diğer oğlu Mukan Kağan'ı (553-572), devletin doğu kanadının başında görüyoruz. Onun zamanında İstemi Yabgu batı kanadını yönetmeye devam etmiştir. Mukan Kağan, devleti daha da güçlendirerek, hâkimiyetini genişletmiş ve Çin üzerinde baskı kurmuştur.

Devletin batı kanadını idare eden İstemi Yabgu, kısa zamanda, Altayların batısını Isık göl ve Tanrı dağlarına kadar hâkimiyeti altına aldı. batıdaki faaliyetleri sonucunda, Orta Çağ'ın en büyük iki devleti Sasani ve Bizans imparatorlukları ile ilişkiler kuruldu. İpek Yolu'nu ellerinde tutan Akhun (Aftalit) devleti, Sasanilerle iş birliği yapılarak ortadan kaldırıldı . Toprakları Ceyhun nehri (Amuderya) sınır olmak üzere iki devlet arasında paylaşıldı (557). Böylece Göktürkler egemenliklerini Kuzey Hindistan'daki Keşmir bölgesine kadar uzatacaklardır.

Göktürkler'le Sasaniler'in arası İpek Yolu meselesinden dolayı bozuldu. Sasanilere karşı Bizans ile iş birliğine yönelen İstemi, İstanbul'a bir elçilik heyeti gönderdi.

İmparator II.Justinos tarafından kabul edilen bu heyet, aynı zamanda Orta Asya'dan Doğu Roma'ya giden ilk resmî heyetti (568). Bizans da ipek ticaretinde Sasaniler'in aracılığından memnun değildi. Bu sebeple Göktürklere karşı bir elçilik heyeti göndererek iki devlet arasında ittifak yapıldı (571). Bu ittifak neticesinde 571 yılında 19 yıl sürecek olan Sasani-Bizans savaşları başlamıştır. Bu savaşlar her iki devleti de sarsmış ve İslâmiyet'in İran'da yayılıp yerleşmesinde büyük rol oynamıştır. Dünya tarihinde çok önemli gelişmelere yol açan bu duruma, İstemi'nin batı siyasetinin katkısı büyüktür.

Mukan Kağan'ın 572 yılında ölmesi üzerine Göktürk tahtına kardeşi Tapo geçti. Ağabeyinden sağlam bir devlet düzeni devralan Tapo, daha çok kültür meseleleri ile uğraşmıştır. O'nun zamanında, Çin edebiyat ve fikir eserleri Türkçe’ye tercüme edilmiştir. Tapo devri Göktürk kağanlığının en parlak devri olmakla birlikte çöküşün de başladığı devirdir. O kağanlığın kendi idaresinde bulunan doğu kanadını ikiye ayırarak doğu tarafındaki kısma kardeşi Ko-lo'nun oğlu İşbara'yı, batıdaki kısma küçük kardeşi Jo-tan'ı tayin etti. Ayrıca Türk töresi ile çelişen Budizm'i benimsemiş olması hata olarak kabul edilmektedir. Çünkü büyük sürülere sahip olan atlı ve savaşçı Türklerle, et yemeyen, hayvanları bile öldürmeyen Budistlerin temel inançlarının uyuşmasının hiç imkânı yoktu.

Göktürk Kağanlığının doğu kanadında bu zayıflama belirtilerinin görüldüğü bir sırada batı kanadının başında bulunan İstemi Yabgu öldü. (576)

İstemi'nin yerine kağanlığın batı kanadının başına oğlu Tardu geçti (576- 603). Kağanlığın doğu kanadında ise Tapo Kağan'ın 581 yılında ölmesi üzerine yerine kardeşinin oğlu İşbara kağan oldu.

İşbara'nın kağanlığı devrinde, batı kanadında görev yapan Tardu, ihtirası yüzünden doğunun üstünlüğünü tanımaması üzerine devlet 582 yılında resmen ikiye ayrılmış oldu.


Doğu Göktürk Kağanlığı

İşbara'nın kağanlığı zamanında Çin'in Doğu Göktürk Devleti üzerinde baskısını artırdığını görüyoruz. Onun 587 yılında ölümünden sonra, başa geçen kağanlar zamanında bu baskı ve Çin'e has entrikalar artarak devam etmiştir. Devlet Şi-pi Kağan devrinde (609-619) toparlanır gibi olmuş ise de, onun ölümü ile Çin tehdidi kendini tekrar göstermiştir. Nihayet Kie-li, kağanlığı zamanında, 630 yılında yapılan bir savaşta yenildi ve yakalanarak Çin'e gönderildi . Bu tarih, Doğu Göktürklerinin istiklalinin de sonu kabul edilir.

630 yılında başlayan Çin hâkimiyeti yarım yüzyıl sürdü. Bu süre içerisinde Çin'e karşı birçok ayaklanma gerçekleşmesine rağmen, bunların hepsi Çinliler tarafından kanlı bir şekilde bastırılmıştır. Bunlar içerisinde en dikkat çekeni, Kürşad isimli bir Türk prensinin 39 arkadaşı ile kalkıştığı ayaklanmadır. Bu ayaklanma hepsinin kahramanca ölümü ile sonuçlanmıştır. Ancak bu tür hareketler, Türklerin hürriyet ve istiklâl arzularını sürekli canlı tutmuştur.


Batı Göktürk Kağanlığı

582 yılında ikiye ayrılan bu iki Göktürk kanadı, hâkimiyet mücadelesi yüzünden birbirlerinin düşmanı hâline gelmişlerdi. Batı Göktürklerinin başında bulunan İstemi Yabgu'nun oğlu Tardu, bir yandan doğuya üstünlüğünü kabul ettirmek için uğraşırken, bir yandan da batıda yeni fetihlere girişmişti. Bu faaliyetleri neticesinde Maverâünnehir ve Harezm bölgesi yanında Ötüken, Kuzeybatı Moğolistan ve Kaşgar'a kadar hâkimiyetini genişletti. Ancak Tardu, Göktürk birliğini sağlamak için çok şiddetli davranıyordu. 601 yılında Çin başkenti yakınlarında yapılan savaştan sonuç alınamaması pek çok Türk ve yabancı kavimlerin isyanına sebep oldu. Tardu, bu isyancılar ile baş edemeyerek 603 yılında tarih sahnesinden çekildi. Tardu'dan sonra Batı Göktürklerinde iç karışıklıklar uzun yıllar devam etti. Bir ara Tardu'nun torunu olan Tong-Yabgu zamanında (619 -630) devlet nizamı sağlanmış ise de 630 yılında bir mücadelede ölmesi, Batı Göktürklerinin sonunu hazırlamıştır. 630 yılı Göktürk tarihî için kara bir yıl olmuş, her iki Göktürk devleti de aynı yıl içerisinde Çin'e bağlanmıştır.


İkinci Göktürk Kağanlığı

630 yılında başlayan 50 yıllık esaret döneminde Çin, Türk kavimlerini durmadan yerinden oynatır, parçalar ve böler. Yapılan ayaklanmalar da çok kanlı bir şekilde bastırılır. Ancak bu baskı ve şiddet dönemi Türklerin millî benliklerini yok edemez. Aksine Türklerdeki millî şuuru daha da perçinler. Türklerin bu devirde içine düştükleri hüzün ve kederin, acıklı ve ibret dolu ifadelerini Orhun Kitabeleri'nde görmek mümkündür.

II. Göktürk Kağanlığı, baskı ve zulüm devirleri ardından 681 yılında Göktürk hanedan soyu Aşına'dan gelen Kutlug tarafından kuruldu. Kutlug, az zamanda akıl hocası Tonyukuk ile kağanlığı, Ötüken başkent olmak üzere yeniden teşkilâtlandırmıştır. Bu sebeple Kutlug Kağan'a İl'i=devleti derleyip toplayan manasına İlteriş unvanı verildi. Ordu ve diplomasi işlerini Bilge Tonyukuk'a bırakan İlteriş Kağan, kardeşi Kapağan'ı da şat tayin etti. Devlet kurulduktan sonra, elli yıllık esaret hayatının acısını çıkarmak ve Türklerin kırılan gururlarını tamir etmek için Çin'e karşı sayısız akınlar yapıldı. Hatta bu akınların birinde 23 Çin şehrinin tahrip edildiği ve Okyanus'a kadar ulaşıldığından bahsedilmektedir. Orhun Kitabeleri'nde İlteriş Kağan'ın en büyük destek ve yardımcılarından birinin eşi İlbilge Hatun olduğu belirtilmektedir.

İlteriş Kağan 692 yılında öldüğü zaman Göktürk İmparatorluğu eski haşmet ve gücüne erişmiş bulunuyordu. Yerine biri 8 yaşında Bilge, diğeri 7 yaşında olan Kültigin adlı oğullarının yaşlarının küçüklüğü sebebiyle, kardeşi Kapağan, kağan oldu (692 - 716).

Kapağan Kağan devri, fetihlerin devam ettiği ve Türk birliğinin kurulduğu bir devir olmuştur. Kapağan, bu birliği gerçekleştirmek için gerektiğinde çok şiddetli davranmıştır. Bu sebeple Kırgızlar, Türgişler ve Basmıllar itaat altına alınmış, Karluklar ve Oğuzlar cezalandırılmıştı. Ayrıca onun zamanında tarım reformu ve tohum ıslahı gibi hareketlere de girişilmişti. Bu amaçla gelişmiş Çin tarımının tekniklerinin uygulanması için Çin ile savaşılmıştır.

Kapağan Kağan 716 yılında öldüğü zaman şiddet politikasının bir neticesi olarak devlet içerisinde büyük karışıklıklar baş gösterdi. Yerine geçen oğlu İnal bu meselelerle baş edecek kabiliyette olmadığı için idareyi İlteriş'in oğulları Bilge ve Kültigin almak zorunda kaldılar.

Her ikisi de amcaları Kapağan'ın kağanlığı zamanında önemli devlet görevlerinde bulunmuşlar ve başarı göstermişlerdi. Bilge, şat ûnvanı ile devletin Batı (Sol) kanadının başında bulunmuştu. 716 yılında Bilge, Kağan olunca küçük kardeşi Kültigin, ağabeyinin yerine devletin batı kanadının başına geçti. Kültigin aynı zamanda ordunun düzenlenmesi işini de üzerine almıştı. Babalarının baş veziri olan Bilge Tonyukuk tecrübeli bir devlet adamı kimliği ile aynı görevine devam etti.

Eski Türk devlet anlayışına göre iyi bir kağanın başlıca iki özelliği olmalıydı: Bilgelik ve Alplik. Bu iki kardeşten Bilge Kağan, bilgelikle; Kültigin ise alpliği ve cesareti ile şöhret kazanmıştır.

Bilge Kağan zamanında devlet, eski güç ve itibarına kavuştu. Çin ile ittifak hâlinde olan güçlü Moğol kabileleri ve Basmılların oluşturduğu tehdit ortadan kaldırıldı . Böylece doğuda ve batıda kağanlık sınırları doğal sınırlarına kavuşmuş oldu. Bilge Kağan devri (716-734), İkinci Göktürk İmparatorluğu'nun en parlak devri olmuştur. Bu başarılar, üç Göktürk büyüğünün; Tonyukuk, Bilge ve Kültigin'in azim, gayreti ve hepsinden önemlisi uyumlu çalışmaları ile elde edilmişti .

Önce Tonyukuk'un 725, sonra Kültigin'in 731 yılında ölümü üzerine, iki büyük yardımcısını kaybeden Bilge Kağan da 734 yılında öldü. Bu üç Türk büyüğü adına ayrı ayrı dikilen kitabeler, bu çağın ölmez hatıralarıdır.

Göktürk Kitabeleri'nde de söylendiği gibi, küçükler, büyükler gibi yaratılmadığı için, Bilge Kağan'dan sonra gelen Türk devlet adamları da bilgisiz ve kötü olmuşlardı. Ayrıca Dokuz Oğuzlar yani Uygurlar, Karluklar ve Basmıllar gibi Türk kavimleri de güçlenmişlerdi. İşte 743 yılında bu üç Türk kavminin, Basmıl Türklerinin başkanlığında toplanıp, Göktürk İmparatorluğu'nu yıkmalarıyla Göktürk devri de sona ermiştir.

Başlangıçta yalnızca akın ve savaşlar için kurulmuş gibi görünen Göktürk Kağanlığı, artık VIII. yüzyılda, bir kültür devleti olma yoluna girmişti. Ayrıca Türkçe konuşan ve kendilerini birbirine yakın hisseden bütün Orta Asya halklarını bir araya getirmişti .

Göktürklerin kurup geliştirdiği yüksek devlet anlayışı Orta Asya Türk boylarının kolay kolay hafızalarından çıkmamıştır. İşte bu açıdan 744'te kurulan Uygur devleti Göktürklerin bir devamı gibidir.
Alıntı ile Cevapla
  #6 (permalink)  
Alt 14. November 2009, 17:48
Tibaren
Guest
 
İletiler: n/a
Standart

Uygur Devleti

Kuruluş Tarihi - 744
Yıkılış Tarihi - 840
Kurucusu - Kutlug Bilge Kül Kağan
Başkenti - Ordu Balık
Dili - Uygurca
Devlet Başkanı - Kağan


Uygurlar hakkındaki bilgiler, Çin yıllıkları ile Göktürk ve Uygur kitabelerinde bulunmaktadır. Uygur kelimesine çeşitli anlamlar verilmekle birlikte en kabul göreni; akraba, müttefik anlamında olanıdır. Uygurlar Çin kaynaklarında Hunların soyundan gösterilmektedir. V. yüzyılda Orta Asya'nın büyük bir kısmına yayılmış olan Töleslerin bir boyu olarak karşımıza çıkmaktadır. Uygurlar bu dönemde Kao-çı (yüksek tekerlekli arabalılar) adıyla bilinmekteydiler. Orhun Kitabeleri'nde ise Dokuz Oğuz adı ile anılıyorlardı. Uygurlar, Orhun ve Selenga vadilerinin yerli kavimleri idiler. Bunlar Göktürk devleti kurulunca, onların hâkimiyetini tanıdılar. 630 yılında Göktürk devleti Çinliler tarafından yıkıldığında serbest kalmışlar ve bir siyasî birlik oluşturmuşlardır. Çin ise Göktürklere karşı bu Uygur birliğini destekliyordu. Bu çağda başlarında Alp İlteber unvanını taşıyan, Pusa isimli biri bulunuyordu. Uygurlar, 681 yılından sonra, İl Teriş Kağan'ın ortaya çıkmasıyla, yine Göktürklere bağlanmak zorunda kaldılar. Bu süre içinde kendilerini toplamış olan Uygurlar, Göktürk İmparatorluğu'nun zayıflaması ile yeni bir fırsat daha bulmuş oldular. Göktürklerin hâkimiyetinde bulunan Basmil ve Karluk gibi Türk toplulukları ile birleşen Uygurlar, 742-43 yıllarında Göktürk Kağanı Ozamış'ı mağlûp ederek öldürdüler.


Uygur Devleti'nin Kuruluşu

Göktürk İmparatorluğu ortadan kalkınca, 743 yılında Basmillerin idaresinde yeni bir devlet kuruldu. Uygurlar bu Basmil Kağanlığı'nın Sol Yabgusu, yani doğu Yabgusu; Karluklar ise, Sağ Yabgusu, yani batı Yabgusu oldular. Bu yeni devlet, tam bir federal devlet biçimindeydi. 744 yılında Uygur Yabgusu, Basmil Kağan'ını mağlûp ederek kendini kağan ilân etti. Kağanlık unvanı olarak da Kutluk Bilge Kül Kağan unvanını aldı. Böylece Uygur Kağanlığı kurulmuş oldu. Bu kağanlık unvanından da anlaşılacağı üzere, Göktürk devletinin gelenek ve töreleri yeni Uygur Kağanlığı'nda da devam ediyordu. Ancak Uygurlar arasında Buda ve Mani dini gibi yabancı inanışlar yayıldıkça, Kağan unvanlarında da birtakım değişiklikler olmaya başlayacaktır. Uygur devletini kuranlar Orhun bölgesini yurt tuttukları için, bunlara Orhun Uygurları denilmektedir.

Kutluk Bilge Kül Kağan ölünce yerine oğlu Bayan Çur, kağan oldu. Uygurların en büyük kağanı olan Bayan Çur Kağan, unvan olarak da "Tengride bolmış, il itmiş Bilge Kağan" unvanını aldı. Bu unvanın anlamı ise, Gökte doğmuş, devlet yönetmiş, Bilge Kağan demekti. Bayan Çur Kağan devri (747-759), Uygurların dört yönde genişledikleri bir devirdir. batıda Kara Türgeş devleti, Uygur hâkimiyetini tanımak zorunda kaldı. Kırgız, Çik, Sekiz Oğuz ve Dokuz Tatar gibi Türk boyları itaat altına alınarak, devlet otoritesi güçlendirildi. Öte yandan yine bu devirde, güneydeki Beş-balıg, Kuça ve Karaşar gibi zengin tarım ve ticaret şehirleri de Uygur etkisi altına alınmıştır. Turfan bölgesi ile Uygurlar arasındaki ilişkiler de, yine bu devirden itibaren başlamış oluyordu. Bayan Çur Kağan'ın önemli işlerinden birisi de, onun zamanında, Uygurlar arasında şehirleşme eğilimlerinin başlamasıdır. O, Ordu Balık adında başkentleri olan bir şehir kurdurmuştur (757).

Diğer yandan aynı kağan, gittikçe güçlenmekte olan Tibet tehlikesini sezerek onlara karşı cephe aldı. İmparatorun isteği üzerine, Çin'de büyük bir tehlike yaratan An-luşan adlı Türk asıllı bir generalin isyanının bastırılmasına yardım etmiştir. Bu yardım sonunda yapılan anlaşma ile, Uygur tüccarlarına Çin kapıları da açılmış oldu. Bayan Çur Kağan'ın Şine-usu gölü yakınında bulunmuş, Göktürk yazısı ile yazılmış olan, Türkçe bir kitabesi vardır. Bu kitabede kağan olarak yaptığı işler anlatılmaktadır. Bayan Çur kağan'ın ölümünden sonra yerine oğlu Bögü Kağan oldu (759) . Bögü Kağan'ın faaliyetleri siyasî ve manevi olmak üzere başlıca iki alanda olmuştur. Siyasî faaliyetleri daha çok Çin üzerine olmuştur. Çin'de baş gösteren isyanların bastırılması sebebiyle sık sık Çin'e girilmiştir. Ancak Uygurların Çin'e girişlerinde Çin'in çeşitli bölgelerine yağma akınları da yapılıyordu. Çin'deki isyanların en önemlisi yabancı kavimlerin Tibetliler etrafında birleşmeleri sonucunda ortaya çıkan isyan olmuştur. Bu Tibet isyanı ancak Uygurlar yardımı ile önlenebilmiştir.

Bögü Kağan'ın manevî alandaki en büyük faaliyeti, Manihaizm dinini kabul etmesi olmuştur. Bögü Kağan, aynı zamanda bu dinin öncülüğünü de üstlenmişti. Bir tüccar ve şehirli dini olan Mani dininin kabulünün, Uygurların savaşçı ruhlarını gevşetmekle beraber, ilim, sanat ve edebiyatta ilerlemelerine katkısı olmuştur. Eskiden beri Orta Asya Türk kavimleri arasında, çok geniş ve köklü bir kültüre sahip olan Çin'in zapt edilemeyeceği, bu mümkün olsa bile uzun süre elde tutulamayacağına dair yaygın bir inanış vardı. Bögü Kağan Çin'in zayıf bir anında Çin'i ele geçirmek istemişti. Ancak veziri Baga Tarkan, adı geçen inanış sebebiyle Kağan'ın bu girişimine karşı çıktı. Ancak sözünü dinletemeyince Bögü Kağan'ı öldürüp Alp Kutluk Bilge Kağan unvanıyla tahta geçti (779). Bundan sonraki kağanlar onun soyundan gelmiştir. Bu tarihten sonra Uygur devletini oluşturan kabileler arasında huzursuzluklar da başlamıştır.

Kültür ve ticaret bakımından gelişen Uygurların savaşçılık tarafları zayıflamıştı. 840 yılında, Uygurların kuzeybatı kısımlarında yaşayan Kırgızlar, 100 bin kişilik atlı kuvvetleri ile, Uygur başkentine baskın düzenleyerek kağanlarını öldürüp, halkı kılıçtan geçirdiler. Bu şekilde Bayan Çur ve Kutlug Bilge Kağan zamanında uğradıkları saldırıların intikamını korkunç bir şekilde almış oldular. Bu baskından kurtulan Uygurlar, canlarını kurtarmak için çeşitli yönlere dağılmak zorunda kaldılar.


Turfan Uygurları

Kırgız baskınından kaçan Uygur boylarının önemli bir kısmı Doğu Türkistan'a göçmüşlerdir. Burada Turfan ve Karaşar şehirlerinin civarında yerleşen Uygurlar, Türk medeniyet tarihî açısından büyük değer taşırlar. Daha Orhun Uygurları zamanında, tarım ve ticaret merkezleri olan Türkistan'ın bu büyük şehirleri, Uygurların etkisi altına girmişlerdi. Bu nedenle Uygur devletinin yıkılmasından sonra, Turfan dolaylarına kaçan Uygurlar için, bu bölge güvenilir bir yer olmuştur. 848 yılından sonra, kendilerini toparlayıp, varlıklarını komşularına kabul ettiren Uygurlar, 856 yılında ise kağanlıklarını ilân etmişlerdir. Bu dönemde başlarında Mengli Kağan bulunuyordu. Mengli Kağan, Uluğ Tengride Kut Bulmış Alp Külük Bilge Kağan, (bugünkü Türkçe ile; Ulu Tanrı da güç ve saadet bulmuş, kahraman, çalışkan Bilge Kağan) unvanını taşıyordu.

Kağanlık merkezî olarak Turfan şehrini seçtikleri için, kendilerine Turfan Uygurları denilmiştir. Ayrıca yazlık başkentleri olarak Beş-balıg şehrini kullandıkları için, kaynaklarda Beş Balık Uygurları adı da kullanılıyordu. Çin yönetimi, bu Uygur devletini Tibet tehlikesine karşı desteklemiştir. Uygurlar da Doğu Türkistan'da etkinliklerini artırmış olan Tibetlileri bu bölgeden çıkarmışlardır. Böylece batıdaki sınırlarını Urumçi şehrine kadar uzatmışlardır. Turfan Uygurları Mani dinine inanıyorlardı . Bu dini, siyasî amaçları için de kullanan Uygurlar, dinlerini himaye bahanesiyle Çin üzerinde baskı kurmuşlardır.

Kültür ve medeniyet bakımından büyük gelişmeler gösterecek olan Uygurlar, 1335 yılına kadar devletlerini yaşatacaklardır. Gerek X. yüzyılda Çin'in kuzeyinde Hıtay devletinin kuruluşunda, gerekse Cengiz Han devletinin gelişmesinde, bu Uygurların, öncülük, bilgi ve tecrübelerinin çok büyük payı olmuştur. Uygurlara devlet teşkilâtında çok önemli görevler veren Moğollar, yazı olarak da Uygur yazısını kullanıyorlardı. Moğolların XVI. yüzyıla gelindiğinde büyük oranda Türkleşmesinde Uygurlar, önemli rol oynamışlardır.


Sarı Uygurlar

840 yılındaki Kırgız baskınından sonra, dört bir yana dağılan Uygurların bir kısmı, güney kesimlere, yani Çin ile Doğu Türkistan arasındaki Kansu bölgesine indiler. Önemli bir ticaret merkezî olan bu bölge, meşhur İpek yolu üzerinde idi. Bu bölgede yerleşen Uygurlar, büyük bir şehir olan Kan-Cov'da yeni bir devlet kurmuşlardır. Sonradan, Sarı Uygurlar adı ile anılacak olan bu Uygurlar, bu bölgenin yerli halkı ile karışmadan kalmışlardır. Türk dili ve kültürünü uzun yıllar yaşatan bu Uygur Türklerinin torunlarına bugün bile rastlamak mümkündür.

Din olarak Budizm'i kabul etmiş olan Sarı Uygurlar, ticaret ve medeniyet bakımından çok gelişmişlerdir. Budistlerin en kıymetli eserlerinin bulunduğu Bin Buda Mağaraları, Sarı Uygurların yaşadığı bölgede idi. Daha sonraki yıllarda İslâmiyet'i seçen ve Karahanlılar Çağında Türk-İslâm medeniyetine önemli katkılar sağlayan Uygur Türkleri, bugün de varlıklarını aynı adla, devam ettirmektedirler.


Uygur Devleti Hükümdarları

1) Kutlug Bilge Kül Kağan (745 - 746)
2) İl-Etmiş Bilge Bayınçur (Moyunçur) Kağan (746 - 759)
3) İl-Tutmuş Alp Külüğ Bilge Kağan (759 - 780)
4) Alp-Kutluğ Bilge Kağan (780 - 789)
5) Taras Külüg Bilge Kağan (789 - 790)
6) Oçur Kutluğ Bilge Kağan (790 - 795)
7) Alp-Uluğ Kutluğ Bilge Kağan (795 - 805)
8) Ay-Tengri'de Kut-Bulmuş
9) Tengri'de Kut Bulmuş Küçlüg Bilge Kağan
10) Alp - Külüg Bilge Kağan
11) Üge Kağan (839 - 845)
12) Bilge Bayınçur (II.Yoyunçur) Kadır Han (845 - 885)
13) Tafgaç Oğulçak Kadır Han (885 - 940)
Alıntı ile Cevapla
  #7 (permalink)  
Alt 14. November 2009, 17:49
Tibaren
Guest
 
İletiler: n/a
Standart

Avar İmparatorluğu

Kuruluş Tarihi - 565
Yıkılış Tarihi - 835
Kurucusu - Bayan Kağan
Başkenti - Segedin
Dili - Avarca
Devlet Başkanı - Kağan


Avarlar, Orta Avrupa'da, Frank krallığı ile Bizans imparatorluğu arasında, eski Hun, Sabar kalıntıları ve Ogur (Bulgar)'lar gibi Türk kitlelerinin desteği ile kudretli bir devlet kurarak, çeşitli Germen ve özellikle kalabalık îslav kabilelerini hakimiyetleri altına almak suretiyle 250 sene kadar Avrupa siyasetine yön veren bir imparatorluk olmuştur.

558 yılında Avarlar Bizanslılara gönderdikleri bir elçi heyeti ile dostluk kurmak ve yerleşecek bir toprak istemişlerdir. Bizanslar ise Balkanlara sürekli, bazı boylarının akın yapmasından bıkmış ve Avarlardan da bu konuda yardım umarak anlaşma yapmıştır ve Avarlara yerleşecek toprakları Kafkasya'daki düşmanlarına karşı savaş yapma karşılığı vermişlerdir. Avarlar birçok boyla ve Sabirler ile savaşmış ve galip gelmiştir. 560 yılında Tuna nehrinin ağzına kadar inen Avarlar Bizans’ın izni ile Dobruca’ya yerleşirler. Böylece İslavları baskı altına almaya başlamıştırlar. Rus kaynakları Avarların istedikleri an İslav kadınlarını aldıklarını ve arabalarında at yerine İslav kadınları koşturduklarını yazarlar. Avarlar 562 yılında İslavlar üzerinden Bizans hududuna doğru akınlar düzenlediler. Bu akınlarda İslavlar Balkanlar’a doğru çekilmek zorunda kaldılar. Kafkasya savaşında Bizanslılara yaptıkları yardım için hak ettikleri toprakları Bizanslılardan istediler. Bizanslıların önerdiği bir kısım toprağı beğenmeyen Avarlar Bizans’ı düşman kabul etti. Ayaklanan Antları ve Slovenleri yenen Avarlar Frankların Kralı Siegebert’i Albis nehri kıyısındaki bir savaşta yendiler.

Bu savaşlar ve akınlar sonunda Avarlar 565 yılında Avrupa Hun İmparatorluğu'nun 1 asır önceki toprakları üzerinde Avar İmparatorluğu'nu kurdular. Başkentlerini de Atilla’nın başkenti olan Segedin şehrini ilan ettiler. Avar İmparatorluğu'nun kurucusu ve ilk hükümdarı Bayan Kağan’dır. 565-602 yılları arasında 37 yıl hükümdarlık yapmıştır. Bayan Kağan zamanında Avarlar en parlak dönemini yaşamıştır. Tuna nehri batısında yaşayan Germen kaviminden olan Lombardlar, Gepidlere karşı yapacakları savaşta Avarlardan yardım istedi. Avarlar Lombardlardan hayvanlarının onda birini vermelerini, savaşın kazanılması halinde ganimetin yarısını ve Gepid topraklarının tamamını almak şartı ile yardımı kabul etti. Bizanslardan yardım alamayan Gepidlere karşı yapılan savaş çok kanlı oldu ve Macaristan’da yaşayan Gepidlerin egemenliğine son verildi. Avarlar böylece Macaristan’ın büyük kısmını ele geçirmiş oldu. Daha sonra Lombardların İtalya’ya göç ederken bıraktıkları ülkeleri Panonia’yı ve sonunda tüm Macaristan’ı ele geçirdiler. Avarlar büyük bir imparatorluk haline geldiler.

Tüm Avrupa’nın dikkatini çeken Avarlara ilk saldırı 569 yılında Göktürklerden geldi ve bazı bölgeler kaybedildi. 570 yılında da Frank Kralı Siegebert Avarlara saldırarak büyük bir yenilgiye uğrattı. Avarlar Bizanslılardan Sirmium (Mitroviça) kentini isteyince iki ülke arasında savaş çıktı ve Bizans komutanı 1.Tiberius komutasındaki Bizans ordusu Avarlara saldırdı ise de teşkilatı düzenli olan Avar ordusu Bayan Kağan yönetiminde Bizansları yenip geri püskürttü. Bu savaş sonunda Bizanslılar Avarlara 80.000 altın ödediler ve Avarlar da Sirmium kentini istemekten vazgeçtiler.

Daha sonra 579 yılında yine bu kent yüzünden ilişkiler gene bozuldu ve Avarlar 3 yıl süren bir kuşatmanın ardından Bizans’ın hudut kaleleri olan Belgrad ve Sirmium’u kuşattılar. Kaleler 582 yılında tamamen ele geçti. Bu durum karşısında Bizanslar kaleleri gözden çıkardı ve barış yapmak zorunda kaldı ve son 3 yıldır ödemediği 80.000 altınlık vergiyi toplam 240.000 altın olarak ödedi. Avarlar yaptıkları savaşlar sonunda sayıca azalmaya başlayınca doğudan bazı boyları getirdiler. Bayan Kağan 582 yılında intikam almak için Frankların bölgesine girdi ve Frankları yenerek kral Siegebert’i esir aldı. Daha sonra ganimet karşılığı serbest bıraktı. Avarlar Bizanslılardan 80.000 altınlık yıllık vergiyi 100.000 altına çıkarılmasını istedi ve bu kabul görmeyince Belgrad şehri tekrar kuşatıldı ve ağır kayıplar verilmesine rağmen savaş kazanıldı. Bayan Kağan Bizanslıların 100.000 altınlık vergiyi kabul etmeleri üzerine zengin ganimetlerle beraber ülkesine geri döndü.

Avar sarayında bir ruhani reisin, Hakanın haremindeki bir kadınla ilişkisi ortaya çıkınca Bizans’a sığındı. Üstelik İslavların Bizans topraklarına saldırmasını Bayan Kağan’ın istediğini söyledi. Bunun üzerine Bizanslılar vergi almaya gelen Avar elçisini 6 ay tutuklu tutunca Avarlar Bizans’a saldırdı. 586 yılında birçok Bizans şehrini Avarlar yakıp yıktı. Bunun üzerine yeni bir Bizans ordusu Aemus Dağlarında Avarlara saldırdı ve yenilgiye uğrattı. Bu savaşta Avarlar büyük kayıp ve esir verdiler. Bir süre sonra kendini toparlayan Avarlar da bu sefer ansızın Bizans ordusuna saldırdı ve esirlerini geri kurtardı. Diğer bir Bizans ordusu da Mea şehrinde Avarlara saldırdı ve yenilgiye uğrattı. Savaşa katılan 3 Bizans ordusu birbirini ararken gece karanlığında aniden Avarların saldırısına uğradılar, bazı Bizanslılar ve komutanları ormana kaçtılarsa da yakalanıp esir alındılar ve daha sonra para karşılığı serbest bırakıldılar.

Bu zaferle moral kazanan Avarlar, Trakya içlerine kadar ilerlediler, hatta Edirne kalesini kuşattılar fakat sonuç alınamadı. Bu kuşatma sırasında Bizanslılardan darbe yiyen Avarlar Bizanslılarla 5 yıllık bir dostluk anlaşması yaptılar. 581 yılında Bizanslılar İslavlardan geçmiş yılların öcünü almak için Avarlardan yardım istediler ve 60.000 kişilik bir Avar ordusu İslavlara saldırdı ve bozguna uğrattılar, ülkelerini bırakıp ormana ve mağaralara kaçan İslavlar Avarların ülkelerini yağma edişine karşı koyamadılar. 5 yıllık Bizans-Avar dostluk anlaşması sona erdikten birkaç yıl sonra Avarlar tekrar Bizans topraklarına saldırdı ve Selanik’i kuşattı fakat başarılı olamadı. 592 yılında tekrar akınlar düzenleyip Çorlu’ya kadar geldiler. Karşılıklı akınlar sürdü ve 597 yılında Avarlar Franklara bir saldırı daha düzenledi ve bozguna uğrattı. Bu tarihlerde Avarlar Don nehrinden Galia’ya kuzeyde İslav bölgelerinden İtalya’ya kadar geniş bir toprağı egemenlikleri altına almışlardı.

600 yılında Bizanslılarla yapılan savaşın sonunda ise Avarlar Tuna nehrinin sol kıyılarını kaybetti. 601 yılında Bayan Kağan 4 oğlunu da Bizanslıların üstüne gönderdi ve kendisi de bizzat savaştı ise de bu savaşta Bizanslılar galip geldi ve Bayan Kağan’ın 4 oğlu çarpışarak öldüler. Oğullarının yardımına koşan Bayan Kağan Bizanslıların üstünlüğü karşısında ancak kurtulabilmiş ve Tisa nehri bölgesine kaçabilmişti. Bu savaştan sonra Avarlar Dakia’ya çekildiler. 602 yılında İmparator Bayan Kağan ölünce yerine 5.oğlu hükümdar oldu. Bayan Kağan dan sonra hükümdar olan 5.oğlunun ismi bilinmiyor.

602 yılında Bizanslılarla tekrar barış yapıldı ve 610 yılına kadar barış içinde yaşandı. 610 yılında Avarlar Lombard Prensi Ghisulf’un idare ettiği Friaul şehrini kuşatıp Prensi öldürdüler. Prensin karısı Romhilda ise 8 çocuğu ile beraber Forum Juli kalesine çekildi. Bu kaleyi de kuşatan Avarlar kuşatma uzun süre sonuç vermeyince geri çekilmek istediler fakat bu sırada Romhilda kaleden görüp aşık olduğu Avar Hakanına evlenmek şartı ile kaleyi teslim edebileceğini haber gönderdi. Avarlar bu sayede kaleyi ele geçirdikten sonra Avar Hakanı bu prensesi vatanına ihanet eden bir kimseden bize de fayda gelmez diyerek 12 Avar muhafızına teslim etti. Bu kaleyi yağma eden Avarlar Panonia’ya doğru çekildiler. Bu sırada Romhilda’nın çocukları kaçınca Avar Hakanı Romhilda’yı öldürttü.

610 yılında imparator olan 1. Heraclius 616 yılında Avarlarla dostluk kurmak istediği elçiler aracılığı ile belirtti. Bizans İmparatoru Avar hakanını ziyaret etmek istediğini söyledi ve daha sonra iki hükümdar Selymbria-Hereklea arasında buluşmaya karar verdi. Avarlar bu buluşmada Bizanslılara saldırmayı ve imparatoru esir almayı planladılar fakat Bizans imparatoru bunu son anda öğrenip kaçmayı başardı, Avarlar ise gelen Bizanslılara saldırıp esir aldılarsa da İmparatoru bulamadılar. Babası ve kardeşlerinin intikamını alamayan Avar Hakanı İstanbul’u kuşattı fakat başarılı olamadılar. Bu kuşatma İstanbul’un ilk kuşatmasıdır. Avarlar ülkelerine geri dönerken gördükleri birçok kiliseyi yağma ettiler.

Avarlar ile Sasaniler 2.İstanbul kuşatmasını denemek için anlaştılar. Sasaniler bütün Anadolu’yu geçerek Boğaziçi’nin Anadolu yakasına geldiği zamanlarda Avarlarda İslavlar ve Bulgar Türkleri destekli olarak Balkanlar ve Trakya’yı aşıp İstanbul önlerine geldiler, Karşı kıtada bulunan Sasaniler ile geceleyin ateşle anlaşarak kuşatmayı başlattılar. 626 yılında Sasaniler ile ortak başlatılan kuşatma 5 gün sürdü. Avarların çok güçlü silahları ve inanılmaz ok yağmurlarına rağmen İstanbul çok iyi savunuldu. Avar gemileri de Bizans gemilerini bir türlü yenemeyince kuşatma sonuçsuz kaldı. Bizanslılar kuşatmadan kurtuldukları için Büyük Perhiz’in 5.haftasındaki Cumartesi gününü bayram ilan ettiler ve kiliselerde yıllar boyunca okunacak olan Akathistos ilahisinde Meryem Ana’ya şükrettiler. Bu başarısız kuşatma sonrasında Avarlar güç kaybettiler.

630 yılında Avar hakanının ölmesi sonunda Bizanslılar Avarların egemenliği altında yaşayan boyları kışkırttı ve ayaklanma çıkmasını sağladı. Topraklarının bir kısmını ayaklanmalarda kaybeden Avarlar ekonomik olarak da iyice zayıfladı. Avarlar uzun süren bir sessizliğin ardından 736 yılında Baviyera’ya girdiler ve 20 yıl süren bu savaşta iyice yıprandılar hatta Avusturya'daki topraklarını Germenlere bırakmak zorunda kaldılar. 788 yılında Avarlar İtalya üzerine yürüdü ve Friaul şehrini yağma ettiler, daha sonra ise Franklara yenildiler. Son (7.) hükümdar olan Tudun Kağan 791-803 yılları arasında 12 yıl hükümdarlık yaptı. Bu sıralarda Franklar Avarlara saldırılar düzenleyip Avar kalelerini yakıp yıktılar. Avar hakanı ise Franklara elçi göndererek kendisinin ve halkının Hıristiyan olacağını ve bu saldırıların son bulmasını istedi. Bu teklifi kabul etmeyen Franklar Avar ülkesinin içlerine kadar ilerlediler. 796 yılında Avarlar başkentlerini kaybedince Avarlar Şamanizm dinini bırakıp Hıristiyanlığı kabul ettiler. Tudun Kağan Frank kralını ziyaret edip törenle Hıristiyan oldu ve Todor adını aldı. Frank kralının Türklere karşı olan düşmanlığı devam edince Tudun Kağan tekrar Şamanizm dinine döndü ve Baviyera’ya giderek Frank kralının kayınbiraderi Kont Gerold’ü yenip öldürdü. Süren savaşlar sonunda 803 yılında Avarlar tamamen dağıldılar. Parçalanan Avar boyları Frankların eziyetleri karşısında Doğu Macaristan ve Balkanlara dağıldılar. Hıristiyanlaşan Avar halkı giderek eridiler ve yok oldular. Günümüzde Macaristan ülkesinde Avarların soyundan gelenlerin olduğuna inanılmaktadır.


Genel Bilgiler

Devletin başındaki Hakana Kağan denirdi. Orduda Avar ve Bulgar Türkleri süvari; İslavlar, Germenler ve diğer kavimler piyade olarak savaşa girerdiler. Göçebe yaşam sürerlerdi. Bir kısım Avarlar ise yerleşik hayata geçti ve ticaretle uğraştı. Bizanslılardan alınan altınlar sonunda dünya altın stoklarının üçte ikisi Avarların elinde olmuştu. Avarlar omuzlarından aşağı sarkan örgülü saçları ile çevredeki diğer boyları etkilemişlerdir. Avarlar diğer Türk devletlerinde olduğu gibi Şamanizm dini mensubu idiler. Daha sonra Frankların baskısı sonucu Hıristiyanlık yayılmıştır. Avar mezarlarına öbür dünyada aç kalınmasın diye yiyecekler konurdu. Yapılan araştırmalarda Avarların sanat ile ilgileri tespit edilmiştir. Avarların ok, yay, kılıçlar, daire biçimindeki üzengiler, dökme aletler, üzerlerinde resimler bulunan koşum takımları, kayış süsleri, dövme madeni levhalar yaptıkları bilinir. Avar sanatı İslav, Germen ve Bizans sanatını da etkilemiştir. Hunlardan sonra Avarların egemenliğini kabul eden İslavlar tarımı bile Avarlardan öğrenmişlerdir.


Avar İmparatorluğu Hükümdarları

1) Bayan Kağan (565 - 602)
2) ...
3) Tudun I (791 - 803)
4) Zodan (803 - 805)
5) Thedorus (805 - ?)
6) Abraham (? - ?)
7) Tudun II (? - 835)
Alıntı ile Cevapla
  #8 (permalink)  
Alt 14. November 2009, 17:51
Tibaren
Guest
 
İletiler: n/a
Standart

Hazar İmparatorluğu

Kuruluş Tarihi - 630
Yıkılış Tarihi - 965
Kurucusu - Hazar Kağan
Başkenti - İdil
Dili - Göktürkçe
Devlet Başkanı - Kağan


Hazarlar, İdil kıyıları ve Kırım yarımadası arasında imparatorluk kuran bir Türk boyudur (468-965). Hazarların, Batı Hun Devleti'nin yıkıntıları üzerinde devlet kurdukları (468), Göktürk İmparatorluğu'nun batı kolu olarak gelişme gösterdikleri, Göktürkler ile eş kaynaktan geldikleri anlaşıldı. Türk adını almaları da bu yüzdendir.

Hazarlar, Sasanîler'le sık sık savaşırlardı. Bizans'la aralarında daha çok barışa dayanan bağlantılar vardı. 627 yılında yapılan Bizans-İran savaşında Hazarlar, Sasanîler'e karşı Bizans'ı tuttular. VII. yüzyıl sonlarına doğru Arran Hıristiyanlarının Hazarlar üzerindeki dinî baskıları arttı. Yavaş yavaş eski dinleri olan Şamanlığı bıraktılar. İslâm’ın doğuşundan sonra hızla gelişen Arap saldırıları, kısa bir süre içinde Azerbaycan'a yayıldı. İstanbul'u kuşatan Emevî ordularına karşı Bizans; Hazar ve Bulgar Türklerinden yardım istedi (718). Bizans'ın yardımına koşan Hazarlar, Arapların tepkisini üzerlerine çektiler. Bu yüzden, bu bölgeyi ele geçiren Araplar, 721-723 yıllarında Hazar topraklarına saldırdılar, başkent Belencer'i aldılar. Bunun üzerine Hazar hanı İdil ırmağı kıyısındaki Akkale ilini başkent edindi. Daha sonra Mervan bin Muhammed, bir ordu ile Belencer'e kadar geldi, şehri yaktı.

Derbend'e Arap birlikleri yerleşti. Araplar, bu saldırıların bir süre ardını bırakmadı. 737 yılında, gene Mervan bin Muhammed, yüz elli bin kişilik büyük bir ordu ile Etil şehri üzerine yürüdü. Oldukça korkulu yollardan, derin vadilerden geçen Mervan, bu ordu ile Kür nehri kıyısındaki Kasak şehrinden Hazarların Dağıstan'daki büyük illi olan Semender üzerine yürüdü. Orduyu, biri Derbend, biri de Daryal geçidi olmak üzere iki ayrı yoldan geçirerek birdenbire Hazarlara saldırdı. Hazarlar, bu beklenmedik saldırı karşısında pek tutunamadılar. Mervan bin Muhammed, ordusunu kolayca Etil'e gönderdi, şehri kuşattı. Hazar hakanı, İdil nehrinin öteki kıyısına geçerek, tarhanlardan kurulu 40 000 kişilik bir ordu ile, Arapların nehri aşmalarını önlemek istedi. Mervan, bu çarpışma sonunda, 20 000 aileyi esir alarak Derbend taraflarına sürdü. Anberi adlı kumandanın yönetimi altına verdiği 40 000 kişilik seçme Arap ordusunu da tulumlara bindirerek nehrin doğu yakasına geçirdikten sonra, Hazar Tarhanının ordusunu dağıttı, Tarhanı öldürttü. Bunun üzerine Hazar hakanı, barış istemek ve antlaşma imzalamak zorunda kaldı. Mervan bin Muhammed, Hazar hakanına, Etil'e dönme izni verdi. Ayrıca, İslâm dinini Hazarlar arasında yaymak amacıyla Sabit el-Esadî ve Abdurrahman Hulânû adlı iki Arap hukukçusunu, Hazar hakanının yanında bıraktı. Araplar karşısında başarısızlığa uğrayan Hazarlar, VII. ve VIII. yüzyıllarda Avrupa ve Bizans ülkelerinde durumlarını korudular. Kırım ve Azak ülkelerinde daha da güçlendiler. Kırım Gotları, bu yüzyıllarda Hazarlara bağlıydılar. Başlarında Hazar hakanı tarafından tayin edilen bir vali bulunurdu. Bu genel valilere, Göktürk ve Hazar devletlerinin öteki bölgelerinde olduğu gibi, Kırım'da da tuyun adı veriliyordu. Gotlar, kendi içlerinde bağımsızdı. Daha sonraki yıllarda Hazarlar, yavaş yavaş Gotların bağımsızlıklarına son verdiler (787). Bu arada Hazarlar, Don ırmağı üzerinde, bozkır kavimlerinin saldırılarını önlemek amacıyla, Sarhil adını verdikleri bir kale yaptılar. Ukrayna'nın başkenti olan Kiev'de, Hazar hakanına bağlı üç kardeş tarafından yaptırılmıştı.

Bu ağır yenilgiden sonra, Hazarlarla Araplar arasındaki gerginlik arttı. Ast Tarkan kumandasındaki 100 000 kişilik bir Hazar ordusu, Kafkas dağlarından hızla güneye indi. Daha önce Arapların saldırısına uğrayan Ermeniye ve Azerbaycan'a girdi (765). Bütün şehirleri yağma etti. 100 000 Müslüman’ı esir alarak götürdü. Bununla, Hazar kumandanı, otuz yıl önceki ağır yenilginin öcünü aldı. Güneyde Araplara yenilen Hazarlar, batıda, özellikle Avrupa devletleri karşısında önemli bir varlık olarak kaldılar. 787 yılında Gotların Kırım'daki kalelerini alarak, oradaki hakimiyetlerine son verdiler. Araplar gibi, Bizanslılar da Hazarlarla birtakım akrabalıklar kurma yoluna gittiler. İmparator II. Justinianus, Hazar hakanının kızkardeşiyle, İmparator V. Konstantinos bir Hazar prensesiyle evlendi. Halife Harun-ür- Reşid zamanında Hazar hakanı ve yakınları Musevî dinine girdiler.

Hazar İmparatorluğu, bir yandan Norman-Rus, bir yandan Selçuklu ve Kıpçak saldırıları sonucu sarsıldı. Gittikçe kuvvetlenen Ruslar, Kiev'i Hazarların elinden aldılar (866). Bu olaydan sonra Rusların, Hazar topraklarına yaptıkları akınlar sıklaştı. 965 yılında Svyatoslav kumandasındaki bir Rus ordusu, bütün Hazar şehirlerini yakıp yıktı. Dağılan Hazar halkı, bazı adalara sığınmak zorunda kaldı. Hazarlar, bir süre sonra Azak ve Kırım'da küçük prenslikler kurarak yaşamaya başladılar. Bizans'ın yardımıyla Ruslar buraları da kendi topraklarına kattılar (1016). Aynı yıllarda, Aşağı İdil ve Terek'teki Hazar devletleri de Oğuz (Selçuklular) ve Kıpçakların saldırıları sonunda ortadan kalktı. Geniş bir alana yayılan Hazarlar; Kıpçaklar, Peçenekler, Oğuzlar gibi yeni Türk boylarına karıştılar. Altınordu hakanı Sürbidey Noyan, Etil şehrinde bağımsız yaşayan Hazarların hakimiyetine son verdi (1299), şehrin yakınlarında, Altınordu Devleti'nin başkenti olan Saray'ı kurdu. Hazar kağanları, sırasıyla şunlardır: Bulan (620-?); Ubaca; Hızkiya; Menaşe I; Hanuka; İshak; Sabulon; Menaşe II; Nisi; Harun I; Menahem; Benyamin; Harun II (?-931); Yusuf (931-965).


Medeniyet

Bazı kaynaklara göre Göktürk, bazı kaynaklara göre Rus veya İbranî yazısı kullandıkları söylenen Hazarlardan günümüze kadar, ancak iki adet yazılı belge kaldı. Bunlardan birisi, Hazar hakanı Yusuf bin Harun tarafından, Endülüslü Musevî devlet ve bilim adamı Hasday bin İshak bin Şaprût'a gönderilen mektuptur (960). Öteki ise bilinmeyen Hazarlı bir Musevî tarafından, hakan Yusuf zamanında (931-965) yazılan bir mektubun, Mısır'da Keniset-el-Şâmi'de bulunan parçalarıdır. Birinci mektupta, hakan Yusuf, şeceresini saymakta, Musevî dinine girmekle ilgili bilgiler vermektedir. Mektupta ayrıca, Hazar ülkesinde yaşayan boyları, bunların yaşayış tarzını anlatan cümleler vardır. Mektuptan anlaşıldığına göre Hazarlar, yarı göçebe, yarı şehir hayatı yaşarlardı. Nitekim, bu bilgileri bazı Arap kaynakları da doğrular. Genellikle yazın çadırlarda, kışın şehirlerde oturuyorlardı. En ünlü şehirleri, Etil, Saksın, Belencer, Sarkil ve Semender'di. Başkent Etil'in, İdil ırmağı kıyısında kurulduğu sanılır. Şehrin batı kesimine Etil (Sarığşın da denir), doğu kısmına Hazarân (Hanbalığ da denir) deniliyordu. Irmağın ortasında, şehrin iki yakasına dubalı köprülerle bağlı bir ada vardı.

Şehrin batı bölümü, doğu bölümüne göre daha genişti. Burada hakanın tuğladan yapılmış sarayı vardı. Şehrin uzunluğu 25 km idi ve dört kapılı bir surla çevrilmişti. Şehir, dağınıktı. Evler, Türklerin derme evleri (hargâh, büyük çadır da denir) denen, ağaçtan yapılmış ve üstleri keçe ile örtülü türdendi. Onlar, bu evlere odâde adını veriyorlardı. Pek azı kerpiçten yapılırdı. Hakandan başka hiç kimse tuğla ev yapamazdı. Şehirde ayrıca çarşı ve hamamlar vardı. Sarkil şehrinde yapılan son kazılardan, şehrin dikdörtgen biçimli; ev yapımında kullanılan tuğlaların, Asya kaynaklı olduğu anlaşıldı.

Hazar hakanları, savaşlarda, odâde denilen, çadırlı bir arabaya binerlerdi. Arabanın her tarafı halılarla döşenir, üzerinde sırmalarla örtülü bir kubbe yükselirdi. Kubbenin üstünde, altından yapılmış bir armut bulunurdu. Gelinlerin çeyiz arabaları da, hakanın savaş arabasını andırırdı. Bu arabaların on tanesinin kapıları altın ve gümüş levhalarla kaplı olurdu. Arkadan gelen 20 araba ile her türlü çeyiz eşyası, altın ve gümüş kaplar taşınırdı. Hazarlar, ölülerini suya atarlardı. Bazı söylentilere göre sonraları, ölüleri yakmağa başladılar. Bir hakan öldüğünde her birinde birer kabir bulunan 20 odalı bir ev yapılırdı. Kabirler, ufalanmış taş tozu ile döşenir, içine kireç veya mine konulurdu. Gömme işi bittikten sonra, hakanı gömenler de öldürülerek, öteki odalara gömülürlerdi. Bu iş, hakanın hangi odaya gömüldüğünün bilinmemesi için yapılırdı. Bu geleneğin, Hunlarda da sürdürüldüğünü gösteren belgeler vardır. Hakanın kabir odası, baştan başa, altınla işlenmiş kumaşla örtülür; bütün işler bittikten sonra suyun altında kalacak şekilde, nehrin suyu kabir eve boşaltılır ve yapı iyice su altında kalır; böylelikle artık, hakanın cesedine insan, şeytan, kurt ve böceklerin zarar veremeyeceğine inanılırdı. Hazar hakanlarından hiçbirinin mezarının bulunamayışı, kendilerinin bu gömme geleneği yüzündendir.


Ekonomi


Etil şehri, Güneydoğu Avrupa ile Asya arasındaki bir alışveriş merkeziydi. Bu şehirde, çeşitli dinlere bağlı yerli halktan başka, ticaret için gelmiş yabancılar da otururlardı. Şehir pazarlarında, çeşitli ülkelerden, çeşitli yerlerden gelen mallar değiş-tokuş edilir, satılırdı. Saksın şehrinde alışveriş, kurşun paralarla yapılırdı. Ayrıca, ekin denilen kumaş paralar (kâğıt para benzeri) da kullanılırdı.

Hazarların başlıca ihraç malı, bir çeşit tutkaldı, öteki ticaret mallarının çoğu, Rus ve Bulgar ülkelerinden gelen maddelerdi. Büyük şehirlerin çevrelerinde geniş bahçe ve bağlar vardı. Yerli halk, yazın çadırlarda şehir dışına çıkar, tarımla uğraşırdı. Hazarların, milletlerarası ihraç malları arasında, Hazar süngüleri, Hazar eğerleri, Hazar zırhları önemli yer tutardı. Hazar kılıçları, Ruslar arasında da biliniyordu. Hakanlar, Bulgar ilteberliğinden her evden, her yıl bir samur vergisi alırlardı. Ayrıca, ticaret kervanları ve gemileri, onda bir oranında vergi öderlerdi. Hazar Denizinden gelen gemilerden de gümrük vergisi alınırdı.


Din

Hazarlar, uzun zaman, Şaman dinine bağlı olarak yaşadılar. Ancak, Bizans ve Araplarla olan sıkı ilişkiler, hakanlarla soylu ailelerin Musevîliği benimsemeleri, her üç dinin de ülkede yayılmasına yol açtı. Müslümanlığı da (732-800), Musevîliği de (800-965) resmî din olarak benimsemişlerdir. Hıristiyanlık, resmî din olmadı, ancak, Arran metropoliti İsrail'in çalışmaları (677-703) sonucu, bu din de ülkede geniş ölçüde yayıldı. Halk, daha çok Müslüman ve Hıristiyan; hanlar, tarhanlar ve onlara yakın çevreler Musevî idi. Hazar'da yedi başkadı vardı. Bunlardan ikisi Müslümanların, ikisi Hıristiyanların, ikisi Musevî Hazarların, biri de öteki dinlere bağlı olanların işlerini görüyorlardı. Başkent Etil'de (X. yüzyıl), 10 cami vardı. Müslüman halkın sayısı 10 000 kadardı. Genellikle Bizans sınırındaki ve Kırım'daki Hazarlar Hıristiyan, Dağıstan ve Aşağı İdil'de oturanlar Müslüman’dı. Hıristiyanlar (VIII. yüzyıl), teşkilât olarak yedi piskoposluğa ayrılmışlardı.


Yönetim Şekli

Hazarların devlet teşkilâtında, çifte krallık düzeni uygulanıyordu. Devlet başkanı olan hakan, doğrudan doğruya devlet işlerine karışmıyor, devleti sembolik olarak temsil ediyordu. İdare, onun nâibi olan Hakanbeh'in elinde bulunuyordu. Ancak, hakanbehi değiştirmek, görevinden almak, her zaman, asıl hakanın yetkileri arasındaydı. Buna karşılık, orduları, ülkeyi yöneten, savaş açabilen, hakanbeh idi. Vilâyetlerle ilgili işler, memleketin adalet ve iç işleri de onların elindeydi. Büyük hakan da denilen asıl hakanın saltanat süresi, kırk yılı aşamazdı. Bu süre içinde hakan, kendiliğinden ölmezse, maiyeti "bunadı", "aklı azaldı" gerekçesiyle onu kendi elleriyle öldürürlerdi. Hakan, düşmana karşı giden ordudan kaçıp dönenleri cezalandırır, ordu savaşta yenilirse, Hakanbeh'in gözleri önünde, onun kadın ve çocuklarıyla mallarını başkalarına dağıtırdı. Hakanbehlere, tarkan, yabgu da denilirdi.
Alıntı ile Cevapla
  #9 (permalink)  
Alt 14. November 2009, 17:52
Tibaren
Guest
 
İletiler: n/a
Standart

Devamı Gelecek..
Alıntı ile Cevapla
  #10 (permalink)  
Alt 14. November 2009, 22:28
BOZDAĞ - ait Kullanıcı Resmi (Avatar)
Otağ Üyesi / Forum Member
 
Üyelik tarihi: Aug 2009
Bulunduğu yer: İSTANBUL
İletiler: 456
Standart

bilgilendirici çalışmalarını sürekli takip ediyorum
__________________
Efendiler !
“Eğer bu Millet , Bu memleket parçalanacak olursa genel şerefsizliğin enkazı altında şunun bunun şahsi şerefi de parça parça olur.
Biz O GeneL Şerefi kurtarabilmek için harekete geçen Millete Ruhumuzla katıldık. Katılmamıza mani olabilecek Şahsi Rütbeleri , Mevkileri de Genel Şerefi kurtarmaya yönelik bir gaye uğrunda feda ettik …
Bunu anlamayıp da , Milleti hala kendi kafalarının keyfine göre idare etmeye kalkışan kuvvetler artık birer beladır..
bela çekmeye de Bu milletin artık tahammülü Kalmamıştır.”

Mustafa KemaL ATATÜRK

Alıntı ile Cevapla
Cevapla

Etiketler
devleti , kurulan , tarihte , türk


Konuyu Toplam 1 Üye okuyor. (0 Kayıtlı üye ve 1 Misafir)
 
Seçenekler
Stil

Yetkileriniz
Konu Acma Yetkiniz Yok
Cevap Yazma Yetkiniz Yok
Eklenti Yükleme Yetkiniz Yok
Mesajınızı Değiştirme Yetkiniz Yok

BB code is Açık
Smileler Açık
[IMG] Kodları Açık
HTML-Kodu Kapalı
Trackbacks are Kapalı
Pingbacks are Kapalı
Refbacks are Kapalı



Tüm Zamanlar GMT +4 Olarak Ayarlanmış. Şuanki Zaman: 04:11.


Powered by vBulletin® Version 3.8.6
Copyright ©2000 - 2014, Jelsoft Enterprises Ltd.
vBSEO 3.0.1 Cebe Noyan
Turania.Net & Com